Kendini Sıradan Görme
1980’lerin o meşhur, buram buram toz ve bakliyat kokan depolarından birindeyiz. Depo dediğin alan, gıda maddelerinin muntazam ip gibi muntazam dizildiği yer. Deponun bir bölümünde120 kiloluk dev pirinç çuvalları dizili…
Bu çuvallar öyle rastgele yığılmazdı. Yedi sıra üst üste, ahşap paletlerin üzerine jilet gibi dizilir, aralarında tam kıvamında dirsek temas aralığında boşluklar bırakılırdı. Neden mi? Pirinçler terlemesin, havasızlıktan “yanmasın”, küflenip de bozularak imha edilmesin diye. Bütün bu harika diziliş hassasiyetiyle planlanır, ahşap paletler üzerinde 120 kiloluk çuvallar yatay olarak yatırılırdı.
Depo sorumluları, patronlarında son derece titiz olmalarından dolayı akla gelebilecek her türlü önlemi kendine göre almıştı. Kapanlar, ilaçlar, tutkallar her yere tuzak kurulmuştu... Sorumlu akşam kapıyı kilitlerken anahtarı cebine koyar, “Yine harika bir mühendislik harikasına imza attık,” huzuruyla evine giderdi.
Ama evdeki hesap hiçbir zaman depodaki fareye uymadı.
Geceleri sahne bizim Fındık Faresine aitti.
Kayseri mantısından biraz hallice, toplam ağırlığı tartıya koysan 45 gram ya gelir ya gelmez bir mahlûkat. Bütün gün depodaki devasa ahşap paletlerin gölgesinde dolanıp yukarıya bakar, “Yahu,” derdi kendi kendine, “Şu tepemdeki 120 kiloluk çuvallar da kendilerini bir şey sanıyor. Ne yani, altı üstü pirinç işte!”
Bizim fare bir gün derin bir varoluşsal krize girdi. “Ben bu dünyaya sadece kırıntı toplamaya mı geldim? Boyum sadece beş santim diye bu depoda hiç mi hükmüm yok? ‘Ben ne........
