KONUŞULAN BÜYÜDÜ, KONUŞULMAYAN GÖMÜLDÜ
Bazen bir toplumun neyi konuştuğuna değil, neyi konuşmadığına bakmak gerekir. Kalabalıkların sesi yükselip ekranlar dijital bir gürültüyle dolarken, en yüksek sesler çoğu zaman gerçeğin üzerini örten en kalın örtülerdir. Günlerce aynı kelime etrafında dönen tartışmalar, sosyal medyada büyüyen öfke ve seri üretim yargılar, aslında kolektif bir rahatlama seansından ibarettir. Toplum, sığ sularda fırtınalar kopararak derindeki büyük ve karanlık durgunluğu maskeler; konuştuğunu sanarak aslında sessizliğe sığınır.
Oysa bazı sessizlikler vardır ki, gündem bir toz bulutu gibi dağılsa da yerinden kıpırdamaz. Bu, bir evin rutubetli duvarlarına sinmiş o ağır koku gibidir; gitmez, siner ve içten içe çürütür. Bir çocuğun anlatamadığı korkusu genzinde düğümlenir, bir kadının çaresizliği odanın köşesinde taş gibi ağırlaşır. Asıl kırılma adaletsizlikten değil, bu sessizliğin yarattığı o muazzam boşluktan başlar.
Bu düzende bazı hayatlar manşetlerin ışığında devleşirken, bazı hayatlar “özel alan” denilen o dar hücrelere hapsedilir. Bir iddia veya bir görüntü üzerine kurulan devasa cümleler kamuoyunu meşgul ederken; adı konulmayan korkular ve duvarların içine sıkışmış feryatlar, kimsenin basmaya cesaret edemediği birer mayın gibi toprağın altında bekler. Çaresizliğin adı konulmaz; çünkü adlandırmak sorumluluğu, sorumluluk ise düzenin........
