Messi maçtan sonra neden Nadal’ı anlattı?
Messi, Cezayir karşısında Dünya Kupası’na üç golle başladı ama gecenin anlamı sadece skor tabelasında değildi.
38 yaşında, altıncı Dünya Kupası’nda, hala oyunun merkezinde olduğunu bir kez daha hatırlattı. 200. kez Arjantin formasını giydi ve Dünya Kupası tarihinin en golcü ismi Miroslav Klose’nin 16 gollük rekoruna ortak oldu.
Bunların hepsi elbette başlı başına hikaye. Messi’nin bu yaşta hala sahada belirleyici olabilmesi zaten kendi başına yazı konusu. Artık oyunu eski hızıyla değil belki ama sezgisiyle, doğru yerde durmasıyla, top ayağına geldiğinde zamanı başka türlü akıtmasıyla çözüyor.
Fakat maçtan sonra Messi’nin asıl dikkat çekici cümlesi, kendisiyle ilgili değil, Nadal’la ilgiliydi.
Rafael Nadal’ın belgeselini izlediğini ve onun hikayesiyle kendisini çok özdeşleştirdiğini söyledi.
Bence gecenin asıl kapısı orada açıldı.
Çünkü Messi’nin Nadal’da gördüğü şey sadece başka bir büyük sporcunun kariyeri değil, daha derinde, büyük sporcuların belli bir yaştan sonra kaçamadığı ortak bir meseleydi. O da bedenle, zamanla, geçmişte kurdukları kendi efsaneleriyle ve bir gün bırakmak zorunda kalacakları oyunla yüzleşmek…
Aynı turnuvada Ronaldo’nun Portekiz kaptanı olarak sahada olup gol bulamaması da ister istemez eski kıyası yeniden hatırlattı. Ama bu kez mesele kimin daha büyük olduğu değil. En azından bu yazının meselesi o değil.
Asıl mesele, büyük sporcuların yaşlanırken neyle yüzleştiği.
Messi’nin Nadal belgeselini örnek göstermesi bu yüzden güçlü. Çünkü Nadal, sporun romantik zafer hikayesinin altında kalan bedeli çok açık gösteriyor: acıyı, yorgunluğu, bedenin her gün yeniden ikna edilmesini ve insanın hayatının anlamına dönüşmüş bir şeyden kopmasının ne kadar zor olduğunu.
Messi’nin o belgeselde kendini görmesi bu yüzden şaşırtıcı değil.
Çünkü o da artık kariyerinin başka bir yerinde duruyor. Hala sahada mucize üretiyor. Bazen bir pasla, bazen tek bir dokunuşla, bazen de artık eskisi kadar koşmadan oyunun yönünü değiştirerek… Ama bu mucizenin içinde artık başka bir ağırlık da var. Her maç yalnızca kazanmakla ilgili deği bedenin neye izin verdiğiyle, zamanın ne kadar cömert davrandığıyla ve insanın kendi efsanesinin altında nasıl durabildiğiyle de ilgili.
Nadal belgeseli tam olarak bunu anlatıyor.
Bir sporcunun sadece zirveye nasıl çıktığını değil, zirvede kalmanın ve oradan yavaş yavaş uzaklaşmanın ne anlama geldiğini gösteriyor. Gençken rakibinizi yenersiniz; yaşlandıkça önce kendi bedeninizle pazarlık edersiniz.
Messi ile Nadal’ın birbirine değdiği yer de burada. İkisi de kendi sporlarının sınırlarını değiştirdi. İkisi de yıllarca sadece kazandıklarıyla değil, oyuna yükledikleri anlamla iz bıraktı. Ama bugün onları asıl ilginç kılan şey, hala rakipleriyle mücadele etme yetenekleri değil; zamanla, bedenle ve yıllar içinde kendi elleriyle kurdukları büyük mirasla karşı karşıya kalmaları.
Nadal’ın hikayesi neden sporcular için bu kadar önemli?
Nadal’ın hikayesi de tam burada başka bir anlam kazanıyor.
Onu yalnızca 14 Roland Garros, 22 Grand Slam, bitmeyen ralliler ve toprak kortta kurduğu neredeyse dokunulmaz hakimiyet üzerinden anlatmak mümkün. Ama bu artık eksik bir anlatı. Çünkü Nadal’ın hayatını önemli yapan şey sadece kazandıkları değil bütün bunları nasıl bir bedenle, nasıl bir bedelin içinden geçerek kazandığı.
Belgeselde Nadal’ın anlattığı şeylerden biri tam da bu. Kariyerinin büyük bölümünde sakatlıklarla, ağrıyla ve her seferinde yeniden dönme çabasıyla yaşamış bir sporcuyu dinliyoruz. O anlatırken mesele yalnızca “sakatlandı, iyileşti, geri döndü” çizgisinde kalmıyor. Daha derinde başka bir şey var: Tenis onun için yalnızca yaptığı iş değil; hayatını kurduğu yer, kendini en iyi anlattığı alan.
Bu hikayenin arka planında da hep o sağ ayak duruyor. 2005’te teşhis edilen Mueller-Weiss sendromu, Nadal’ın kariyerinin görünmeyen yüklerinden biri oldu.........
