21’inci yüzyılda gözden kaçan bir faktör: Otoriteryen sosyal talep
“Zamanın Ruhu” – her yüzyılın başında olduğu gibi – tüm hızı, yoğunluğu ve keskinliğiyle 21’inci yüzyılda yeniden şekilleniyor.
Silâhlanmanın baş döndürücü ivmesi, bölgesel çatışmaların artışı, küresel tedârik zincirlerindeki kırılmalar, liberal anlatının çözülmesi, sosyal büzülmelere eşlik eden kültürel reaksiyonlar, finans-kapital’den tekno-kapital’e doğru sermayenin el değişimi ve popülizmlerin yükselişi pekâlâ çağımızın konturlarını tâyin eden başlıca faktörler olarak sıralanabilir.
Öte yandan, siyaset biliminin günümüzde yeterince merkeze almadığı bir diğer faktörün yakıcı varlığı ıskalanmamalı ki, o da “otoriteryen sosyal talep”.
Devlet aygıtlarının bu “doğum-öncesi” sancılı dönemde otoriterleştikleri verilerle sabit. En Batı’sından en Doğu’suna değin devletler yeni hegemonik paylaşım evresine gecikmemek adına – ve ellerindeki imkânlar dâhilinde – telaşlı bir “hizâlanma” gayret içindeler. Dahası, mevzubahis hizâlanmayı da çoğu zaman (elbette farklı ton ve radikalliklerde) “yukarıdan-aşağı”ya doğru otoriteryen metotlar kullanarak icrâ ediyorlar.
Kurumsal hafıza, teamül ve inisiyatiflerin alabildiğine zayıfladığı, güçlü liderliklerin özerk manevra alanlarının ise tam tersine alabildiğine genişlediği bir düzlem var.
İyi, ama hiçbir meşruiyet kaynağına dayanmaksızın bu süreçler sevk ve idâre edilebilir mi? Edilebilirse, ne kadar edilebilir?
Her şey dönüp dolaşıp bir noktada “arz-talep” dengesinde düğümleniyor.
Genel “otoriteryenleşme” eğiliminin salt “devletler” ayağında durmak, bana kalırsa eksik bir tahlil olur. Dolayısıyla salt devletlerden fışkıran bir “arz”dan söz etmek kifâyetsizdir. Madalyonun diğer yüzünde bir de meselenin “talep” boyutu var. Toplumların belirli segmentlerinden yükselen ve kâh sandık yoluyla kâh kamusal alanın muhtelif mecralarında (basın, sosyal medya, sivil örgütlenmeler, eylemler vb.) örgütlenen bu gerçekle yüzleşmek mecburiyetindeyiz.
Tarihçi Nicolas Lebourg, 2010’ların ortalarından bu yana radikal-sağ dinamiği anlamlandırmak adına “otoriteryen sosyal talep” kavramına atıfta bulunuyor.
Kavramı açımlarken Lebourg, toplumun güvensizlik ve parçalanmışlık hislerinden hareketle böylesi bir talep geliştirdiğini söylüyor. Resmî ve sivil kurumların gevşediği (yahut “yetmediği” de denilebilir) bir ortamda toplum atomize olur. Böylelikle yalnızlaştırılmış birey, belirsizlikler karşısında kaybettiği “bütünlük” hissini bir “öteki” üzerinden yeniden tanımlamaya yönelir. Düzen, hiyerarşi ve denetim arzular. Bu uğurda özgürlükler askıya alınabilir, çoğulculuk çiğnenebilir, usul güvenceleri boşa düşürülebilir. Devlet ise bu iştaha yabancı kalmaz.
Lebourg, radikal-sağda işte bu “talep”in temsil kâbiliyetini buluyor. Almanya’da AfD’nin veya Fransa’da Ulusal Birlik’in, kimlik-ekmek-güvenlik eksenli vaatlerle doğrudan kitlelerin bu minvaldeki taleplerinin sözcülüğünü yüklenmesi tezin en pratik tercümesi.
Şahsen benzer bir şablonun radikal-sol/sol-popülizmler bağlamında da ufak rötuşlarla kullanılabileceğini düşünüyorum. Farklı “öteki”ler üzerinden aktive ettiği kimlik-eşitlik-adalet üçgeniyle kendi kampından sivrilen benzer taleplerin (müdahalecilik, “izinli” düşünce, dil tahakkümü vs.) bayraktarlığını üstlenmesi de kayda düşülmeli. Almanya’da Linke, Fransa’da ise Baş Eğmeyen Fransa örüntünün tutarlı iki........
