Post-Post-Kemalizm veya Memur Çocuklarının İsyanı
Çok içinde yeralmasam da son yıllarda dikkat çeken bir tartışma var: Post-Post Kemalizm tartışması. Kemalizmin askeri vesayetini eleştirenlere Post-Kemalist deniyor. Post-Post Kemalizm denen yaklaşım ise Post-Kemalizmin tadilat isteyen bir eleştirisi gibi yola çıksa da imaları itibariyle bir yanılma hikayesine işaret etmekten sanki daha fazlasını isteyen bir eleştiri gibi duruyor. Bir eleştiri mi yoksa Kemalizmin mahçup bir rehabilitasyonu mu kestirmek zor. Ancak akademik ritüel ve nezaketi bir tarafa bıraktığınızda elinizde büyük ölçüde şu argüman kalıyor: Post-Kemalizmi savunanlar (liberal veya liberal sol akademisyenler, YAE’ciler, AKP’ye kredi verenler) yanıldılar. Peki diyelim yanıldılar. Buraya kadar bir sıkıntı yok. Bir fikri tespit var burada. Fakat Post-Kemalizm literatürüne bir yanılmışlıktan fazla bir suç ve günah yüklüyor Post-Post Kemalistler. Orada durmuyorlar. Yüzleşsinler, özür dilesinler, hesap versinler deniyor. Polletika’daki gençlerin Nilüfer Göle ile yaptığı sohbet büyük bir nefretle karşılanıyor. Aynı şekilde Tanıl Bora ve Özgür Emrah Gürel’in son derece dengeli ve insaflı söyleşileri benzer saldırganlığa konu oluyor. Bunun hınçtan başka bir açıklaması yok. Ama neden? Neden Post-Post Kemalizm bir eleştiriden öte duyguların tetiklendiği bir söyleme dönüştü?
AKP’ye yönelik bezginlik ve tepki bu durumu bir yere kadar açıklasa da tamamını açıklamıyor. Türkiye klasik anlamda bir demokrasi midir? Elbette ki değil. Türkiye bir demokrasi idi ama AKP ve ona bir dönem destek olan liberaller herşeyi berbat ettiler diye düşünenler var. İktidara gücü yetmeyen bu kesimler, sivil bir özgürlükçülüğü savunmuş olan akademik çizgiden hesap soruyor. Eğer bilinçaltı okuması veya sınıfsal bir ideoloji kritiği kisvesi altında bir niyet okuması yaparsak şunu söylemek mümkün: Gerçekten üst sınıf sayılabilecek elitler iktidar değişikliğinden ve Post-Kemalist hegemonyadan iğrenti duysalar da son tahlilde global vatandaş olma lüksüyle ve sahip oldukları sembolik sermayeleriyle kendilerini teselli edebildiler. Onlar birşekilde politik nihilizmi benimsediler. Ancak daha ortasınıf, bürokratik-askeri memur sınıfı çocukları ise yaşadıkları iktidar kaybını ve demokrasi adıyla gelen popülist talana rıza göstermenin karşılığı olarak marjinalize olmayı daha fazla kaldıramadılar. Bunlar son tahlilde boyunlarına mini teselli aleti takacak kadar burjuva olmadıkları için ahlak (yahut Cumhuriyet’in namusu) adına patladılar. Hesap verin ısrarı bundan kaynaklanıyor. Bu bir yol kazası değil de bir kan davası halini alıyor. Yoksa demokrasi ümidiyle bir iktidarı desteklemiş olan ve askeri vesayetin gerilemesine katkı yapmış ya da bundan memnuniyet duymuş entelektüel-akademik kesimin yakasına bu sertlikte yapışmanın başka bir açıklaması yok. İktidar karşısındaki çaresizlik, yine iktidarın dolaylı kontrolü altında olan muhalefete dair ümitsizlik bu kesimi bir günah keçisi olarak Post-Kemalist aydın-akademisyenleri linç etmeye yöneltmiş........
