Neden Enkaz Altında Kaldık? (3): Depremde binalardan önce imar planları çöktü!
Dizinin ilk yazısında insanların yalnızca çöken binaların değil, çöken bir sistemin altında öldüğünü söylemiştim (“İnsanlar binaların değil, çöken bir sistemin altında öldü”). İkinci yazıda, binalarımızı tanımadan riski yönetemeyeceğimizi ve hangi binanın yıkılacağını görmek için depremi beklemenin kanlı bir piyango olduğunu anlattım (“Binalarımızı bilmiyoruz, kanlı piyangoyu bekliyoruz”).
Fakat bina envanterini çıkarmak da tek başına yetmez. Çünkü risk, yalnız binanın kolonunda, kirişinde veya betonunda doğmaz. Şehrin nereye ve nasıl büyütüldüğü; zayıf zeminde hangi yoğunluğa izin verildiği; yolların, toplanma alanlarının ve kritik altyapının nasıl planlandığı; bir bilimsel raporun plan notuna dönüşüp dönüşmediği de riski belirler.
Başka bir ifadeyle, bazı binalar daha projeleri çizilmeden riskli bir kent kararının içine doğar.
1985: Yetki yerelleşti, kapasite aynı hızla kurulmadı.
1956 tarihli 6785 sayılı İmar Kanunu döneminde belediyelerin planlama çalışmaları büyük ölçüde İller Bankası tarafından yürütülüyor, planlar merkezi idare tarafından onaylanıyordu. 1985 tarihli 3194 sayılı İmar Kanunu ise imar planlarını yapma, yaptırma ve onaylama yetkisini geniş ölçüde belediyelere bıraktı. Yerel ihtiyaçların yerinde ve daha hızlı karşılanması bakımından bu tercih anlaşılabilirdi.
Sorun, yetkinin yerelleştirilmesi değil; yetkiyle birlikte gerekli teknik kadronun, kurumsal kapasitenin, bilimsel standardın ve etkili gözetimin kurulmamasıydı. TMH 523. sayıda benimle yapılan söyleşide de belirttiğim gibi, üst ölçekli bölge ve çevre düzeni planlarıyla nazım ve uygulama imar planları arasındaki bütünlük çoğu yerde sağlanamadı; merkezi idarenin yönlendirici ve denetleyici rolü zayıflarken yerel kararlar rant baskısına daha açık hâle geldi. Özetle plan hiyerarşisi çöktü, rant bilimin önüne geçti (İMO, TMH 523, s. 12-13).
Yerel demokrasi önemlidir. Fakat yerel demokrasi, jeolojiye veya mühendislik bilgisine karşı oy çokluğuyla üstünlük kurulabileceği anlamına gelmez. Fay, belediye meclisindeki sandalye dağılımına göre yer değiştirmez; zemin de parti grup kararına uymaz.
“Bakkal Ali Amca, kasap Mehmet Amca” meselesi.
İmar kararlarının belediye meclislerinde nasıl alındığını eleştirirken zaman zaman şu çarpıcı örneği veriyorum: Bakkal Ali Amca veya kasap Mehmet Amca, hiç bilmediği teknik bir konuda oy kullanarak bir mahallenin kat yüksekliğini, yoğunluğunu ve gelecekteki riskini belirliyor.
Ancak burada meseleyi doğru yere koymak gerekir. Sorun bakkalın, kasabın ya da başka bir meslekten yurttaşın belediye meclisinde bulunması değildir. Demokratik temsil, toplumun her kesimini kapsamalıdır. Sorun, mesleği ne olursa olsun meclis üyesinin önüne; kararın deprem tehlikesi, zemin davranışı, nüfus, ulaşım, altyapı, tahliye ve plan bütünlüğü üzerindeki sonuçlarını ortaya koyan bağımsız ve bağlayıcı bir bilimsel değerlendirme konulmadan oy kullandırılmasıdır.
Teknik komisyon raporu da her zaman yeterli güvence değildir. Raporun kim tarafından, hangi veriyle hazırlandığı; karşı görüşlerin dosyada bulunup bulunmadığı; komisyonun önerisinin mecliste hangi gerekçeyle değiştirildiği ve kararın sonuçlarının sonradan izlenip izlenmediği önemlidir. Nihai karar siyasal olabilir; fakat siyasal takdir, bilimsel gerçekleri yok sayma yetkisi değildir.
Belediye meclisi gündemlerine bakıldığında imarın ne kadar büyük yer tuttuğu görülüyor. Dileyenler belediye meclis gündemlerine bakabilirler. Belediye meclisleri kentin uzun vadeli geleceğini konuşmaktan çok, bazen parsel parsel plan tadilatı yapan kurullara dönüşebiliyor.
Plan, parsel parsel tarumar ediliyor.
Mekânsal planlama, parçaların toplamından ibaret değildir. Üst ölçekli planlar nüfusun, konutun, ticaretin, sanayinin, ulaşımın, yeşil alanın ve altyapının kent içinde nasıl dağıtılacağını öngörür. Alt ölçekli planların ve uygulamaların bu bütüne uygun olması gerekir.
Oysa bir parselde yol kaldırılıyor, diğerinde yeşil alan küçültülüyor, bir başkasında konut ticarete çevriliyor; birkaç sokak ötede kat veya yoğunluk artıyor. Her değişiklik kendi dosyasında “küçük” görünebilir. Bir araya geldiklerinde ise bambaşka ve plansız bir kent üretirler. Plan değişiklikleri üzerine yapılan akademik çalışmalar da küçük görülen parsel bazlı tadilatların kümülatif olarak büyük bir kentsel doku oluşturabildiğine dikkat çekiyor (Uygulama imar planı tadilatlarında plan değişikliği, Yaşar İnceyol, DergiPark).
Mevzuat bu tehlikeyi kâğıt üzerinde kabul ediyor. Mekânsal Planlar Yapım Yönetmeliği, değişikliklerin planın ana kararlarını, sürekliliğini, bütünlüğünü ve sosyal-teknik altyapı dengesini bozmamasını; kamu yararına, teknik ve nesnel gerekçelere dayanmasını istiyor. 2020’de 3194 sayılı Kanun’a eklenen 8’inci maddeyle parsel bazında nüfus, yapı yoğunluğu, kat adedi ve bina yüksekliği artışı yasaklandı (7221 sayılı Kanun, m. 12). Ancak 2024’te bu hükmün kapsamı parsel bazındaki fonksiyon değişiklikleri yönünden yeniden daraltıldı; ada bazlı değişiklikler ve değer artış payı için yeni düzenlemeler getirildi (7534 sayılı Kanun, m. 7).
Bu gidip gelmeler bize şunu gösteriyor: Mevzuat, parsel pazarlığının plan bütünlüğünü bozduğunu biliyor; fakat sistemi bu alışkanlıktan kesin biçimde koparamıyor.
Planın istisnai olarak değişmesi elbette mümkün. Kent yaşayan bir organizmadır; yeni ihtiyaçlar ortaya çıkar. Ancak değişiklik, belirli bir taşınmazın değerini artırmak için değil, zorunlu bir kamusal ihtiyacı karşılamak için yapılmalı; yalnız değiştirilen parsel değil, kararın bölge ölçeğindeki toplam ve birikimli etkisi incelenmeli. Bir planın yüzlerce kez değiştirilmesinden sonra hâlâ aynı plan olduğunu söylemek mümkün değildir.
İmar rantı siyasetin görünmeyen yakıtı mı?
İmar kararı, kamu gücünün en büyük servet aktarım araçlarından biridir. Aynı arsa bir gün tarım alanı, ertesi gün konut veya ticaret alanı olabilir. İki kat hakkı sekiz kata çıktığında, idari bir kararla olağanüstü bir özel değer yaratılır. Bu nedenle imar yetkisi, kamu yararına sıkı sıkıya bağlanmazsa yolsuzluk ve kayırmacılık için güçlü bir teşvik üretir.
Neredeyse bütün siyasi partilerin imar rantına bel bağladığı; bu rant kanalı kapansa belediye meclisi adaylığının cazibesinin azalacağı, hatta partilerin aday bulmakta zorlanacağı söyleniyor. Bu iddiayı her parti veya her meclis üyesi için bir suç isnadına dönüştürmek doğru olmaz. Fakat sistemin ürettiği teşviki de görmezden gelemeyiz. Meclis üyesi adaylıklarında imar ve inşaat çevrelerinin ağırlığı, plan değişikliğinden kimin ne kadar değer kazandığı, siyasi finansmanla imar kararları arasındaki ilişki araştırılmadan bu alan temizlenemez.
Rantı yalnız vergilendirmek de sorunu çözmez. Kamu, plan değişikliğinin yarattığı değer artışından pay alabilir; fakat riskli bir alanda bilimsel olarak yanlış yoğunluk kararını bedeli ödenmiş diye doğru hâle getiremez. Yaşam hakkının fiyatı........
