menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Neden enkaz altında kaldık? (10): Yıkım nedeni bulunmadan adalet kurulamaz

22 0
13.09.2026

Bu yazı dizisi boyunca enkazın altında yalnızca kusurlu betonun veya hatalı bir projenin değil; imar kararlarının, niteliksiz müteahhitliğin, kâğıt üzerinde kalan şantiye şefliğinin, işlevsiz yapı denetiminin, imar aflarının ve teslimden sonra sahipsiz bırakılan binaların bulunduğunu anlattım. Bütün bu zincirin son halkasında ise yargı var. Deprem olduktan sonra gerçeği ortaya çıkarması, sorumluluğu doğru dağıtması ve bir daha aynı nedenle ölmememiz için topluma bilgi üretmesi gereken yargı.

Ne yazık ki 6 Şubat’ta enkaz altında kalmamızın nedenlerinden biri de önceki depremlerden sonraki yargılamaların benzer eksikliklerle yürütülmüş olmasıdır. 1999’dan, Bingöl’den, Van’dan, Elazığ’dan ve İzmir’den sonra açılan dosyalar yıkımın bütün nedenlerini, idari ve örgütsel kusurları ve mevzuatın neden uygulanmadığını ortaya çıkarıp kamu politikasına dönüştürebilseydi, aynı hataların 6 Şubat’ta bu ölçekte tekrarlanması daha güç olurdu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 1999 depremine ilişkin Özel ve Diğerleri/Türkiye kararında etkili soruşturma yükümlülüğü bakımından tespit ettiği ihlal de bize bunu söylüyor. Geçmiş davalarda eksik bırakılan maddi gerçek, gelecekte yeni can kayıplarına dönüşüyor. (AİHM, M. Özel ve Diğerleri/Türkiye; bu konudaki önceki yazım)

Yargılama, toplumsal öfkeyi yatıştıracak bir isim bulma işi değildir. Bir binanın neden yıkıldığı bilinmeden, kimin hangi eyleminin bu sonuca ne ölçüde katkı verdiği de bilinemez. Yıkım nedeni belirlenmeden kurulan hüküm, dosyayı kapatabilir; fakat ne adaleti kurar ne de bir sonraki binayı ayakta tutar.

Kusur listesi, yıkım nedeni değildir.

Deprem dosyalarında sık karşılaştığımız bilirkişi raporu şöyle ilerliyor: Proje paket programa giriliyor; eksik donatı, düşük beton dayanımı, düzensizlik, temel veya zemin yetersizliği gibi bir liste çıkarılıyor; sonra yapımda adı bulunan kişiler “asli” veya “tali” kusurlu ilan ediliyor. Fakat rapor çoğu kez en temel soruya cevap vermiyor: Bina hangi göçme mekanizmasıyla ve neden yıkıldı?

Yüzü aşkın ceza dosyası üzerindeki incelememizde raporların ezici çoğunluğunun bu soruyu bilimsel bir göçme analiziyle cevaplamadığını gördük. Yıkım nedenini ortaya koyma işlevini yerine getiremeyen, aynı hata kalıplarını seri biçimde üreten bir bilirkişilik düzeninin işlediği söylenemez.

Her mevzuat aykırılığı önemlidir; ancak her aykırılık yıkımın nedeni değildir. Temel donatısındaki hesap farkının, hiçbir temel hasarı görülmeyen bir binanın üst katlardan başlayan göçmesine nasıl yol açtığı açıklanmadan o tespit bir nedensellik analizi olmaz. Dünyada yalnızca bizde olan garabet bir yöntemle depremde yıkılmış binadan alınan karot numuneleriyle belirlenen beton dayanımının düşük bulunması da tek başına yetmez; dayanımın hangi elemanlarda, ne güvenilirlikte belirlendiği ve gerçek göçme zincirindeki etkisi gösterilmelidir.

Burada fiziksel neden ile hukuki sorumluluğu ayırmak gerekir. Mühendisin görevi, kolon kesmesi, gevrek kesme kırılması, yumuşak kat mekanizması veya zemin kaynaklı oturma gibi fiziksel süreci yeniden kurmak; her teknik aykırılığın bu sürece etkisini ve belirsizliğini açıklamaktır. Hangi kişinin dikkat ve özen yükümlülüğünü ihlal ettiğine, neticenin ona hukuken isnat edilip edilemeyeceğine ve kusurluluğa ise hâkim karar verir. Bilirkişilik Kanunu, CMK ve Adalet Bakanlığının rehber ilkeleri bu sınırı açıkça koyuyor. (Adalet Bakanlığı – Bilirkişi Rehber İlkeleri; İMO – Bilirkişiler hâkim yerine geçemez)

“Bina yıkıldıysa yapımda biri suçludur” kolaycılığı.

Yıkımı gördükten sonra geçmişteki her kararı bu sonuca göre yargılamak, sonuç yanlılığıdır. Deprem mühendisliği olasılıksaldır. Yönetmeliğe uygun tasarlanan bir yapı için dahi sıfır göçme riski vaat edilmez; belirli gerçekleşme olasılıklarına sahip yer hareketleri altında kabul edilebilir performans hedeflenir. Bu nedenle “bina yıkıldı” olgusu, kendiliğinden “proje müellifi, müteahhit veya şantiye şefi suçludur” sonucunu doğurmaz.

Bunun tersi de doğru değildir: Deprem çok büyüktü denilerek projedeki, yapımdaki veya denetimdeki ağır ihlaller yok sayılamaz. Gerçek soru şudur: Kişinin kendi görev döneminde ve yetkisi içinde ihlal ettiği teknik kural hangisidir; bu ihlal olmasaydı, binanın depremde yıkılma ihtimali somut olarak nasıl değişecekti? Yıkım sonucu ne otomatik mahkûmiyet ne de depremin büyüklüğü otomatik beraat sebebidir. İkisi arasındaki köprü, bilimsel nedensellik analizidir.

“Aynı sokakta ayakta kalan bina var” neyi kanıtlar?

Deprem yargılamalarında sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Aynı sokakta yıkılmayan binalar var; demek ki deprem değil, bu bina kusurlu.” Bu söz ilk bakışta ikna edici görünür; fakat tek başına ne teknik ne de hukuki bir sonuç doğurur.

Aynı yer hareketi karşısında iki binanın davranışı; kat sayısına, doğal titreşim periyoduna, kütle ve rijitlik dağılımına, taşıyıcı sistemine, yapının yönlenmesine, malzemesine, zemin ve temel koşullarına, komşu yapılarla etkileşimine, geçmiş hasarlarına ve sonradan yapılan müdahalelere göre değişir. Deprem kaydı da tek sayıdan ibaret değildir; farklı periyotlarda ve yönlerde farklı talepler üretir. Bir bina kritik kapasite eşiğini az farkla aşıp göçerken yanındaki bina o eşiğin hemen altında kalabilir. Ayakta kalmak, o binanın kurallara uygun veya hasarsız olduğunu da kanıtlamaz.

Komşu yapılar elbette bilimsel bir karşılaştırma için değerli olabilir. Benzer yaş, sistem, kat sayısı, zemin ve müdahale geçmişine sahip yapılar doğru yöntemle incelenirse hangi farkın sonucu değiştirdiğine dair ipucu verir. Fakat “yandaki bina duruyor” cümlesi, bu incelemenin yerine geçemez. Ceza hukukunda da her sanığın fiili, görevi ve o fiille netice arasındaki bağ bireyselleştirilmelidir. Komşu binanın ayakta kalması, bu binadaki belirli bir kişinin belirli eyleminin ölümlere neden olduğunu ispatlamaz.

Deprem her ilçeye, hatta her binaya aynı deprem olarak gelmedi.

Moment büyüklüğü her deprem için kaynaktaki enerji boşalımını tanımlayan tek bir değerdir; fakat bir binanın maruz kaldığı sarsıntı yalnızca “7,7” veya “7,6” yazılarak belirlenemez. Faya uzaklık, kırılmanın yönü, yerel zemin, yer hareketinin süresi, yatay ve düşey bileşenler ile binanın periyodu dikkate alınmalıdır. Resmî kayıtlarda 11 il, 124 ilçe ve 120 bin kilometrekarelik bir alanı etkileyen bir afetten söz ediyoruz. Bu 124 ilçenin aynı şiddette etkilendiğini varsaymak bilime aykırıdır. (TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu........

© Serbestiyet