Koç Holding neden geleceğimiz olamaz?
Mehmet Ali Verçin geçenlerde Twitter’da (X demeye bir türlü alışamadım) Koç Holding hakkında epey sert bir yorum yaptı. Türkiye’de Ar-Ge fonlarından ve teşviklerinden en fazla yararlanan grubun açık ara Koç Holding olduğunu; buna karşılık grubun Ar-Ge, inovasyon ve yeni ürün geliştirme performansının büyük bir hayal kırıklığı yarattığını yazdı. Otomotivde acentelikten, rafineride tamirat ve yenileme seviyesinden ileri gidilemediğini; Arçelik’in ise iç pazardaki tekelimsi konumu ve kamu destekleri sayesinde ayakta kaldığını ileri sürdü. Verçin’in vardığı nihâî hüküm de çarpıcıydı: “Koç Holding geleceğimiz olamaz; başarıları ve başarısızlıklarıyla geçmişimizdir.”
Bu değerlendirme, uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir meseleyi yazmaya teşvik etti. Mesele yalnızca Koç Holding’in başarılı veya başarısız yatırımları değil. Türkiye büyük bir sanayi ülkesi olduğu hâlde neden dünya çapında teknoloji, marka ve yüksek katma değer üretmekte zorlanıyor? Büyük şirketlerimiz neden ülkeyi sıçratacak yeni sektörler yaratmak yerine mevcut pazarları paylaşmakla yetiniyor? Bu soruların üzerinde durmak gerekiyor. Ben bu durumu açıklamak için “orta teknoloji tuzağı” kavramını öneriyorum.
Orta teknoloji tuzağı
Sanayi yatırımlarının kârlı ve mantıklı olabilmesinde ölçek olağanüstü önem taşır. Bu ölçek, yatırımın yapıldığı iç pazardan da ulaşılabilecek dış pazarlardan da gelebilir. Ancak dış pazarda satış yapmak, yatırım ülkesinde satış yapmaktan çok daha zordur. Global piyasalarda dünyanın en verimli şirketleriyle fiyat, kalite, teknoloji, marka, dağıtım ve finansman bakımından rekabet etmek gerekir.
İç pazarı çok büyük ve çeşitli gümrüklerle, mevzuatla veya başka koruma mekanizmalarıyla dış rekabete kısmen kapalı olan ülkelerde yalnızca iç talep bile pek çok sanayi yatırımı için gerekli ölçeği sağlayabilir. Çin, Hindistan veya Endonezya gibi ülkelerde yatırımcı dünyanın en ileri, en verimli ve muhtemelen en pahalı teknolojisini kullanmadan da başarılı olabilir. Pazar o kadar büyüktür ki orta teknolojiyle üretilen ortalama bir ürün dahi yeterli sayıda müşteriye ulaşabilir. Talep olgunlaştıkça arkadan başka yatırımlar gelir; yeni yatırımcı eski yatırımdan pazar payı kapmak için ekseriyâ daha yeni ve gelişmiş teknolojileri seçer. Böylelikle rekabet mekanizması teknolojik seviyeyi ve ürün kalitesini yükseltir ve yakalanan büyük ölçek dünya pazarlarına da rekabetçi şartlarla satış yapabilmeyi mümkün kılar.
İç pazarı küçük ülkelerde aynı yöntemle yatırım yapmak mümkün olmaz. Finansman maliyetinin düşük olduğu Hollanda, İsveç, Singapur veya Tayvan gibi küçük ama zengin ülkelerde sanayi yatırımı daha ilk günden dünya pazarlarında rekabet edebilecek teknoloji ve verimlilikle kurulmak zorundadır. İç pazar yatırımın yaşaması için yeterli ölçeği sağlayamadığından, ürünün dışarıda satılması bir tercih değil mecburiyet hâline gelir.
Türkiye gibi orta büyüklükteki ülkeler ise daha farklı bir sorunla karşılaşır. İç pazar orta seviyedeki teknolojiyle bir yatırım yapmaya değecek kadar büyüktür. Yatırımcı üretime başladıktan sonra pazarın önemli bir bölümünü ele geçirir; bayi ağını, servis teşkilatını, tedarik ilişkilerini ve marka bilinirliğini oluşturur. Böylece kendisinden sonra gelebilecek yeni ve daha ileri bir yatırımın önünü kapatır.
Yeni yatırımcı daha iyi ve daha ucuz bir ürün üretebilecek olsa bile yalnızca bunun yeterli olmayacağını görür. Pazarın büyük bölümü paylaşılmış, dağıtım kanalları tutulmuş ve tüketici alışkanlıkları oluşmuştur. Üstelik sermayenin pahalı olduğu Türkiye’de dünyanın en ileri ve en sermaye-yoğun teknolojisiyle yeni bir fabrika kurmak ekonomik bakımdan son derece zordur.
Böylece orta teknolojiyle kurulmuş yatırım iç piyasada yaşamaya devam eder fakat dünyaya açılamaz. Ürettiği mal çoğu zaman vasattır; dış pazarda ya hiç rekabet edemez ya da ancak fiyat zoruyla satış yapmak mümkün olur. Hammaddeyi, makineleri, ara mallarını ve kritik parçaları büyük ölçüde yurtdışından alıp ürünlerinin çoğunu iç piyasaya sattığı için bu yatırımın Türkiye’ye sağladığı net döviz katkısı da sınırlı, hatta bazen negatif kalır.
Bu yatırımlara başarısız denemez; ama bunlar ülkeyi de sıçratamazlar. İstihdam oluşturur, üretim yapar, vergi verir ve iç talebi karşılarlar; fakat büyük ihracat gelirleri olmaz, özgün teknoloji ve yüksek katma değer de üretemezler. Âmiyâne tabirle “atsan atılmaz, satsan satılmaz” sözü bu yatırımları açıklamada epey elverişlidir.
Türkiye’nin ekonomik patinajının görünmeyen sebeplerinden biri bu yatırımlardır. “Orta teknoloji tuzağı” farklı bir düzlemde de olsa “orta gelir tuzağı”nın sanayideki karşılığı gibidir. Türkiye’nin gelir seviyesini belirli bir noktaya kadar yükselten yatırımlar aynı teknoloji ve iş modeliyle ülkeyi bir sonraki aşamaya taşıyamazlar. Fakat mevcut pazarı ve kaynakları dondurdukları için daha ileri yatırımları da zorlaştırırlar.
Koç’un iş modeli: Önce pazar oluşsun
Koç Holding, Türkiye’deki “orta teknoloji tuzağı”nı anlamak için en önemli örneklerden birini oluşturuyor. Grubun temel iş yapma anlayışı sağlamcılık üzerine kurulu. Koç bir işe girmeden önce pazarın oluşmasını, talebin görünür hâle gelmesini, yabancı ortağın teknolojiyi ve markayı sağlamasını, sonuçta bütün risklerin hesaplanabilir seviyeye inmesini istiyor.
Bir anlamda “armut piş, ağzıma düş” yöntemiyle yatırım yapıyor. Olgunlaşmış bir pazara güçlü sermaye, yabancı ortaklık, dağıtım ağı ve kurumsal yönetimle girerek başarıya ulaşmak istiyor. Bu yöntem Koç ailesinin servetini korumakta ve büyütmekte son derece başarılı oldu. Ancak henüz pazarı bulunmayan —ama potansiyeli olan— yeni bir teknolojiye yatırım yapmak, kendi pazarını yaratmak ve dünya çapında yeni bir sektörün öncüsü olmak bambaşka bir karar alma kabiliyeti gerektiriyor.
Koç kaybetmeyi hiç sevmiyor. Büyük bir kazanç ihtimali bulunsa bile risk ölçülemiyorsa yatırım yapmaktan kaçınıyor. Karar alma süreçlerinin aşırı bürokratik olması da bu eğilimi kuvvetlendiriyor. Yeni bir fikir bazen kurullar, raporlar ve iş planları arasında boğulup gidebiliyor.
Turkcell ve Baykar hikâyeleri bu tablonun aydınlatılmasında faydalı olabilecek iki önemli örnek.
Turkcell: Pazar oluşmadan yatırım yapılır mı?
Mobil telefonların dünyada henüz yeni ortaya çıktığı dönemde Murat Vargı, Türkiye’de bir GSM şebekesi kurma projesini Koç Holding’e götürdü. Vargı’nın anlattığına göre teklif haftalar boyunca Koç’un çeşitli kurullarında görüşüldü fakat bir netice çıkmadı. Koç yöneticileri henüz kaç kişinin cep telefonu abonesi olacağını bilmeden böyle büyük bir yatırım yapmanın mantıklı olmadığını düşünüyorlardı.
Murat Vargı daha sonra aynı projeyi Mehmet Emin Karamehmet’e anlattı.........
