menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Doğu Demirkol mizahı: Kendimize gülebilmek

23 0
10.09.2026

Son dönemde bu üç komedyeni merkeze alan polemikler gündemden düşmüyor. Fakat yapılan kıyaslamalarda sıklıkla gözden kaçan önemli bir detay var: Üç komedyenin üslupları veya kuşakları kadar, din, muhafazakârlık ve seküler hayat söz konusu olduğunda komik olanı aradıkları yerler de birbirinden tamamen farklı.

Cem Yılmaz’ın Türkiye’de modern stand-up’ın estetik diline ve popülerleşmesine yön veren en belirleyici isimlerden biri olduğu artık genel bir kabul. Askerlikten turizme, teknolojiden esnafa, kadın-erkek ilişkilerinden tüketim alışkanlıklarına uzanan geniş repertuvarında, o dönem hızla modernleşen ve şehirleşen Türkiye’nin gündelik insanını sahneye taşıdı. Cem Yılmaz’ın mizahındaki asıl güç, Türkiye’nin Batılılaşma ve kentleşme macerasını büyük teorilerde aramak yerine; uçaktaki telaşımızda, tatil köyündeki hallerimizde, yabancılarla karşılaşınca yaşadığımız bocalamalarda ya da yeni bir teknolojiyle ilk kez tanıştığımızda ortaya çıkan o küçük, sevimli tuhaflıklarda yakalayabilmesindeydi.

Din ve gelenek bu dünyanın tamamen dışında değildi elbet, ama merkezinde de oturmuyordu. Cem Yılmaz’ın sahnesindeki esas kahraman, modernleşmenin biraz şaşkın, biraz özgüvensiz ama son derece canlı kentli insanıydı.

Yeni kuşağa geldiğimizde ise hem ülkenin hem de komedinin beslendiği sosyolojik zemin kabuk değiştirdi. Bir zamanlar modernleşmeyle birlikte dinin bireysel ve kamusal hayattaki ağırlığının yavaş yavaş buharlaşacağı düşünülürdü; ancak işler hiç de öngörüldüğü gibi gitmedi. Türkiye modernleşti, fakat sekülerleşmenin tek yönlü, otoban gibi düz bir güzergâhını takip etmedi. Din ortadan kalkmadığı gibi siyasetle, tüketim kültürüyle, sınıfsal hareketlilikle ve yeni kentlilik biçimleriyle yeniden harmanlandı. Bugün aynı insan, modern hayatın bütün imkânlarından sonuna kadar yararlanırken geleneksel dini referanslarını da cebinde taşıyabiliyor. Kariyer hırsıyla tevekkülü, tüketim çılgınlığıyla kanaati, dünyevi başarı arzusuyla ahiret kaygısını aynı günün içinde, hattâ aynı anda yaşayabiliyor.

Dolayısıyla bugünün komedyeninin önünde, Cem Yılmaz’ın ilk dönemlerindeki seyircisinden çok daha katmanlı bir insan portresi duruyor. Deniz Göktaş ile Doğu Demirkol arasındaki fark da tam olarak bu yeni insanın neresine baktıklarıyla netleşiyor.

Deniz Göktaş’ın mizahında din, muhafazakârlık ve bunların siyasetle ilişkisi daha belirgin bir seküler-eleştirel mesafeden ele alınıyor. Dini söylemin kendi iç tutarsızlıkları veya muhafazakâr iddiaların modern hayat karşısındaki açmazları doğrudan mizahın merkezine oturabiliyor. Komedyenin durduğu yer ile eleştirdiği dünya arasındaki mesafe net bir şekilde göze çarpıyor.

Doğu Demirkol’da ise bu mesafe adeta buharlaşıyor. O, Deniz’den farklı olarak doğrudan dini değil, dindarlığı ve insanların onu gündelik hayatta yaşama biçimlerini merkeze alıyor; din ile seküler dünyanın karşılaşmasından doğan kaçınılmaz çelişkileri sahneye taşıyor. Üstelik eleştirel gözlem yalnızca dindara yönelmiyor; dindarın sekülere, sekülerin de dindara bakışındaki önyargılar, gizli üstünlük duyguları, mahcubiyetler ve karşılıklı yanlış okumalar aynı mizah evreninin neşeli birer parçası haline geliyor.

Doğu Demirkol’un ateist bir baba ile tarikat mensubu bir annenin çocuğu olarak büyümesi, biyografisinin renkli bir detayından çok daha fazlasını fısıldıyor bize. Çünkü burada yalnızca iki farklı dünya görüşünden bahsetmiyoruz; aynı evin içinde yaşayan, aynı sofraya oturan, aynı çocuğu büyüten ve hayatın küçük büyük meseleleri karşısında birbirlerinin dünyasıyla her gün yeniden yüzleşmek zorunda kalan iki insandan söz ediyoruz.

Böyle bir evde büyüyen bir çocuk da haliyle dindarlığı ya da sekülerliği sadece dışarıdan ya da steril bir mesafeden gözlemlemiyor. Dindarın sekülerle, sekülerin dindarla nasıl konuştuğunu, birbirlerinde neyi tuhaf bulduklarını, nerede çuvalladıklarını, neye içerlediklerini ve bütün bu keskin dünya görüşü farklarına rağmen hayatı nasıl olup da pekâlâ paylaşabildiklerini görüyor.

Doğu Demirkol’un mizahındaki en ayırt edici ton da tam burada belirginleşiyor. İki mahalleden birini diğerinin karşısına dikip seyirciyi konforlu ve güvenli bir koltuğa oturtmak yerine, her iki tarafın da birbirine bakarken düştüğü komik durumlara ayna tutuyor. Dindarın seküler hakkındaki ezberleri kadar, sekülerin dindar hakkındaki o kendinden emin ve zaman zaman tepeden bakan halleri de ustalıkla malzemeye dönüşebiliyor.

Bu yüzden onun mizahında “öteki” sabit bir hedef değil. Bakış açısı değiştiğinde kimin tuhaf, kimin normal olduğu da akışkan bir şekilde yer değiştiriyor.

Mizahın hamuru için bundan daha bereketli bir zemin düşünmek zor. Çünkü iyi komedi çoğu zaman bir dünyanın tamamen içinde veya tamamen dışında kalmakta değil, tam o sınır hattında durabilmekten doğar. İçeridekilerin dilini anlayacak kadar yakın, onların kör noktalarını ve tuhaflıklarını görecek kadar da dışarıda olmak gerekir. Doğu’nun sahnedeki o biraz tedirgin, söylediği şeyden bile birkaç saniye sonra içten içe şüphe edebilecekmiş gibi duran personasında bu arada kalmışlığın izlerini netçe görebilirsiniz. O, farklı hakikat iddialarının arasında sıkışıp kalmış sıradan insanın komedisini yapıyor.

Annesinin dünyasını çok iyi biliyor ama bütünüyle oraya ait değil; babasının dünyasını tanıyor ama oraya da tamamen yerleşmiyor. İki tarafın da lisanına hâkim olduğu için, ikisinin de birbirine baktığındaki komik körlüklerini fark edebiliyor.

Ve tam bu noktada, mizah üzerinden yürüttüğümüz bu sohbet bizi çok daha derin bir eşiğe taşıyor: Din ile dindarlık arasındaki o hayati ayrıma.

Din başka, dindarlık başka

Gündelik sohbetlerimizde din ile dindarlığı sıkça birbirinin yerine, hatta eş anlamlı gibi kullanıyoruz. Oysa aradaki mesafe, toplumsal barışımız açısından kritik bir önem taşıyor.

Din; inançları, kutsal metinleri, ahlaki normları, ibadetleri ve köklü kurumlarıyla muazzam bir referans sistemi sunar. Dindarlık ise bütün bunların, nefes alan, hata yapan, zikzaklar çizen gerçek bir insanın hayatında aldığı pratik ifade biçimidir.

İşin içine insan girdiğinde, hayat teorideki o kusursuz formüller gibi akmıyor. İnsan inanır ama şüphe de eder; günah işler fakat kendisini yine de iyi biri olarak görmeye devam etmek ister. Kul hakkından büyük bir hassasiyetle söz eder ama iş kendi çıkarına dokunduğunda minik istisnalar........

© Serbestiyet