menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

(11) Hayır, ekonomi değil; her şeyin başında siyaset, işgal ve ilhak geliyor

24 0
29.08.2026

Geçen yazımı bitirirken dedim ki hayır, emperyalizm ve kolonyalizm, askerî  işgal ve siyasî ilhak olmaksızın düşünülemez. Nasıl imparatorluk (veya kolonyal imparatorluk) olacak ki, bu temel adımın yokluğunda? Başka bütün diğer (ekonomik, ideolojik, dinî, kültürel) çıkar ve yaptırımlar, hep bu ilk adımı izliyor, o çerçevenin bir parçası haline geliyor. İngilizcede continuity zaman içinde devamlılığı, contiguity mekânsal devamlılığı ifade eder. Modernite öncesi kara imparatorlukları, daha önce de birkaç kere değindiğim gibi, bitişik ve kesiksizdir (contiguous). Mekân içinde sıçrama yoktur. Çünkü bunun (deniz veya hava) teknolojisi mevcut değildir. Küçük bir çekirdekle başlarlar. Roma için Latium, Osmanlılar için Söğüt-Domaniç havzası. İlk ağızda buralara doğrudan komşu kuşağı ele geçirirler. Konsolide ettikleri fetihlerden, bir sonraki kuşağa ve sonra bir sonrakine ve sonra bir sonrakine geçerler. Marmara’nın güneydoğusundan kalkıp, batıda Budapeşte ve Viyana’ya, doğuda Tebriz’e bu bitişiklik içinde dayanırlar.

Geleneksel “ihtiyaç”lar

Neyin peşindeler? Tabii (devletin, kurulu düzenin) ekonomik “ihtiyaç”larının — yani sömürünün, sömürülecek yeni kaynaklar bulmanın. Keyfî emperyalizm (veya kolonyalizm) olmaz. “Zamanın Süleymanı”[1] bir sabah kalkıyor, geriniyor, bugün ne yapsam diye düşünüyor, sırf can sıkıntısından Belgrad’ı alıp Macaristan içlerine yürümeye karar veriyor. Yok böyle bir şey. Bütün devletleri, imparatorlukları, fetih ve yayılma süreçlerini son tahlilde (ve olabilirlik sınırları içinde) yeni kaynak arayışları (ya da sonuçta bunları ele geçirebilmek için gerekli stratejik noktaların kontrolü) dürtüklüyor, motive ediyor.

Ama hangi kaynaklar? Neyin sömürüsü? İşte bu, tarih içinde çeşitlilik gösteriyor; modernite öncesi ve sonrası arasındaki önemli ayırımlardan birini oluşturuyor. Geleneksel tarım toplumlarında en önemli üretim aracı toprak. Her türlü zenginliğin birincil kaynağı. Emekçiler (genellikle köylüler, istisnaî olarak köleler) tarafından işleniyor. Ürün veriyor. Bu ürünün bir bölümü hâkim sınıflarca vergi biçiminde çekilip alınıyor. Osmanlı örneğinde olduğu gibi, devlete ödenmesi gereken vergi ile toprak sahibine ödenmesi gereken rant çakıştığında, vergi-rant da deniyor. Günümüzde bu yapı ve işleyişteki sosyo-ekonomik formasyonlar, topluca “vergisel [haraçgüzar] devlet ve imparatorluklar” (tributary states and empires) diye adlandırılıyor.[2] Küçük köylü üretimi üzerinde yükselen fiyef/dirlik sistemleri üzerinde yükselen hanedan devletlerinin hepsi, ister görece merkeziyetçi ister görece ademi merkeziyetçi iktidar konfigürasyonlarına bürünsünler, hep bu kategori (cins, genus) içinde yer alıyor. Geçmişte Batı-merkezci bir perspektifte farklı ve geçişimsiz, birbirlerini dışlayan (mutually exclusive) cinsler gibi görülen Avrupa Ortaçağ, Selçuklu, Osmanlı, Çin, Japon, Mughal (Babürlü) vb düzenleri, şimdi artık bu geniş kapsamlı “vergisel devlet ve imparatorluklar” cinsinin altında ve içindeki türler (species) gibi muamele görüyor; böyle yerli yerine oturtulmaya başlıyor.

Burada problem şu: o günün ekstansif tarım koşullarında toprak yeniden üretilebilir bir üretim faktörü veya aracı değil. Prodüktivite aşağı yukarı sabit. Birim toprağa daha fazla sermaye ve teknoloji uygulamak suretiyle verimi (dolayısıyla üretimi, dolayısıyla bu üretimden elde edilebilecek vergi-rant gelirini) arttırmak olanaksız. Çare, tarım arazisini (ekilebilir araziyi) arttırmak. Bir yere kadar bu, (herhangi bir) ülkenin mevcut sınırları içinde, bataklıkları kurutarak, orman ve fundalıkları temizleyerek, köklerini de sökerek tarla açmak (assarting), ya da bazı nüfus gruplarını (Osmanlıların “şenletme” dediği iç kolonizasyon yöntemiyle) elverişli ama boş topraklara nakledip yerleştirmek suretiyle sağlanıyor.

Ama diyelim ki hepsi yapıldı, tükendi ve nüfus artışı gene de sürüyor, tıkanan kaynaklar üzerinde giderek artan bir baskı oluşturuyor.[3] O zaman, kendinde olmayanı savaş yoluyla başkalarından almak dışında çare kalmıyor. Savaş bu yüzden, tarıma dayalı, vergisel devlet ve imparatorluklarda endemik.[4] Buna Osmanlılar da dahil. Halil İnalcık’ın önceki yazımda (Osmanlı emperyalizmi kavramı ve deyiminden söz ederken aktardığım) “askerî emperyalizm ve gelircilik [fiskalizm], İran-Osmanlı devlet anlayışının temelini oluşturdu; bu ikisi bir arada, Osmanlı fütuhatının ve imparatorluk inşası sürecinin dinamiklerini açıklar” ve “Osmanlı devletinin askerî yayılmacı ya da ‘feodal’ denilen karakteri, iktisadî yöntemlerle değil fetih yoluyla yeni kaynaklar edinmeye çalışıyordu” cümleleri, işte tam bu anlama geliyor.[5] “İktisadî yöntemlerle değil fetih yoluyla yeni kaynaklar edinme” ibaresi, aslında tarımsal artı-ürüne dayalı bütün vergisel (tributary) imparatorluk ve emperyalizmlerin ortak yanları ve evrensel yöntemine parmak basıyor.

Komşuluk, benzerlik, eklemlenme kolaylığı

Söz konusu geleneksel tarım ve kara imparatorluklarının bitişik, kesiksiz büyümesi de hem buradan kaynaklanıyor, hem, ilginç bir şekilde, başka sosyo-ekonomik ve kültürel eklemlenmelerle elele gidiyor. Avrasya dünyanın tek en büyük kara parçası. 55 milyon kilometre kare. Yeryüzünün yüzde 36.2’i (yaklaşık üçte biri). Tarım ilk burada, Orta Doğu’da (Güneybatı Asya’da) icat ediliyor ve öncelikle ılıman kuşak boyunca, sonra daha kuzey ve güneye de yayılıyor. İS 1300’e geldiğimizde, İngiltere, Fransa ve Hollanda topraklarının yüzde 35-40 kadarının tarla veya mera; Çin’de, Yangtze ve Hoangho (Sarı Nehir) arasındaki arazinin yüzde 40 kadarının tarla olduğu hesaplanıyor. Özetle; dağları, çölleri, bataklıkları, su alanlarını, Sibirya’nın kuzeyini ve tropikleri bir yana bırakırsak, küçük köylü çift-hane birimlerince ekilip biçilen arazi artık çok geniş alanları kaplıyor ve yer yer kesintisiz uzanıyor.

Bu yüzden, en azından Avrasya devlet ve imparatorluklarının, hiç gerek yok, “ele geçirip vergilendirebileceğimiz yeni köylü kitleleri nerede” diye aranmasına. Hemen oracıkta, komşularında, burunlarının dibinde duruyor. Üstelik yabancı da değiller; bağımlı köylüleri, fiyef/dirlik sistemleri ve tepedeki hanedanlarıyla hepsi az buçuk birbirine benziyor, bu rejimlerin ve toprak düzenlerinin.[6] İster Avrupa Ortaçağında, ister Çin’de, ister Hindistan’da, ister Osmanlılarda, köylünün artı-ürününe hep aynı emek-rant (angarya), ürün-rant ve para-rant yöntemleriyle el koyuyorlar. Nerede hangisinin görece ağır bastığı değişebiliyor, ama vergi-rantın bu üç ana biçimi hep aynı kalıyor ve her yerde karşımıza çıkıyor. Sadece bugün biz biliyor değiliz; o çağın devletleri, hükümdarları, merkez ve taşra yöneticileri de farkında bunun. Hıristiyan-Müslüman kutuplaşmasını bir kenara koyalım. Hepsi birbirini tanıyor ve üç aşağı beş yukarı aynı “devlet aklı” (statecraft) birikimini paylaşıyor. Esasen bu yüzden (bu sayede) birbirlerine o kadar kolay eklemleniyorlar. Bir yandan, yer yer zıt ve karşıt meşruiyet ideolojileri taşıyorlar. Ortaçağ ve Yeniçağ Avrupa devletleri de, korkunç Osmanlı düzenine karşı kendi köylülerini korumak iddiasında, Osmanlılar da (Ömer Lütfi Barkan’ın deyimiyle) korkunç “kâfir teşkilâtı”na karşı kendi köylülerini korumak iddiasında.[7] “Himaye” hiç eksik değil bu dünyadan. Diğer yandan, 18. yüzyıl başlarının Osmanlı-Habsburg savaşlarında görüldüğü gibi, diyelim Sırbistan topraklarının bir bölümü kâh o tarafa kâh bu tarafa geçtiğinde, büyük bir altüst oluş yaşanmıyor köylülerin konumu ve statüsünde. Anıtsal dinî mimarîdeki değişim ilginç bir metafor, bu açıdan. Camilerin ve kiliselerin (tabii Doğu Ortodoks kiliselerinin) bir........

© Serbestiyet