Avrupa’da yükselen protestolar, Türkiye üzerine düşünceler
Şu günlerde Avrupa’nın farklı ülkelerinde toplumsal hareketlerin yeniden görünürlük kazandığına tanık oluyoruz. Fransa’da eğitim koşullarının iyileştirilmesini talep eden öğrenciler, İspanya’da barınma hakkını savunanlar ve Berlin’de solun yerel siyasette elde ettiği seçim başarısı, içinde bulunduğumuz dönemin önemli siyasal gelişmeleri arasında yer alıyor. Bütün bunlar, liberal demokrasinin içinde bulunduğu krizi ve bu krizin mevcut siyasal düzenin geleceği açısından doğurabileceği sonuçları yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Tarihsel kırılma anları, farklı yönlere açılan ihtimalleri beraberinde getirir. Daha otoriter bir siyasal düzenin yerleşmesi de daha demokratik ve eşitlikçi toplumsal ilişkilerin kurulması da mümkündür. Bu nedenle, direnişin imkânlarını ve kolektif siyasetin yeniden inşa edilme koşullarını tartışmak belki de uzun zamandır olmadığı kadar önemli.
Türkiye’de ise toplumsal hoşnutsuzluğun yokluğundan ziyade, farklı biçimlerde ortaya çıkan tepkilerin parçalı ve sınırlı bir kolektif kapasiteye sahip olması dikkat çekiyor. Ana muhalefet partisinin kısa bir süre içerisinde yaşadığı siyasal çöküş, seçilmiş yerel yönetimlerin demokratik meşruiyetlerini aşındıran müdahalelerle karşı karşıya kalması, geçim sıkıntısının yol açtığı ağır insani sonuçlar, kadınlara, çocuklara ve hayvanlara yönelik şiddet, LGBTİ ’ların haklarına yönelik saldırılar ve öğrencilerin temel ihtiyaçlarını karşılamakta yaşadığı güçlükler, bu tablonun yalnızca birkaç örneği. Listeyi uzatmak mümkün. Ancak burada amacım, içinde bulunduğumuz koşulları yeniden anlatmak değil. Bu koşulların önemli bir bölümünün zaten toplumsal olarak bilindiğini, fark edildiğini düşünüyorum. Asıl soru, insanların yaşadıkları sorunları fark edip etmediklerinden ziyade, bu sorunların kolektif olarak dönüştürülebilmesinin önündeki engellerin neler olduğu ve bu engellerin nasıl aşılabileceği.
Gücün ve baskının demokratik kurumların işleyişinin önünde olduğu ve var olan kurumların işlevini aşındırdığı bir ülkede, insanların neden sokağa çıkmadığını sormak tek başına açıklayıcı değil diye düşünüyorum. Benzer biçimde, kolektif eylemlerin sınırlı kalmasından hareketle insanların kendilerine, çevrelerine ya da ezilen kesimlere yönelik eleştiriler geliştirmek de meselenin yapısal boyutunu gözden kaçırma riski taşıyor. Burada sorgulanması gereken yalnızca insanların neden harekete geçmediği değil, toplumsal hoşnutsuzluğun hangi koşullarda ve hangi mekanizmalarla kolektif bir siyasal kapasiteye dönüşebildiğidir. Bu siyasal kapasiteyi mümkün kılacak olan ise gündelik hayatı, siyaseti, ekonomiyi ve kültürel alanı birbirine bağlayan, farklı ölçeklerde işleyen demokratik kurumların inşasıdır.
Bu tür kurumlar, yalnızca mevcut taleplerin ifade edilmesini sağlayan araçlar değildir. Aynı zamanda insanların birlikte hareket etme, ortak kararlar alma, farklılıkları müzakere etme ve kolektif güç oluşturma kapasitelerini geliştirirler. Bu nedenle, demokratik kurumların inşası toplumsal hareketlerin öncesinde tamamlanması gereken bir aşama olarak değil, hareketlerin içinde ve aracılığıyla gelişen bir örgütlenme ve hazırlık süreci olarak da düşünülmelidir. Bu kurumsal kapasite olmaksızın da geniş çaplı protestolar ortaya çıkabilir; ancak bu protestoların süreklilik kazanması, demokratik ve eşitlikçi siyasal sonuçlar üretmesi ve geride kalıcı örgütlenme biçimleri bırakması daha güç hale gelir.
Benzer sorunlar, benzer siyasal sonuçlar doğurur mu?
Son günlerde sosyal medyada Avrupa’daki hareketleri örnek göstererek Türkiye’de de benzer hareketlerin gerçekleşmesi gerektiğini savunan pek çok değerlendirmeyle karşılaşıyorum. Bu çağrıların dayandığı ortak sorunlar gerçek: Barınma, geçim, eğitim sorunları ve eşitsizlik, adaletsizlik........
