menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Konforun sınıf körlüğü

17 0
12.05.2026

Hollanda’ya yeni gelen bazı Türkiyelilerde tanıdık bir eğilim var: Burayı hızla yüceltmek, Türkiye’yi ise aynı hızla bütünüyle karanlık bir yere çevirmek. Daha birkaç ay geçmeden cümleler kuruluyor: “Burada insan gibi yaşıyorsun”, “Burada sistem var”, “Türkiye artık yaşanacak yer değil”, “Orası tamamen bitmiş.” Bu sözlerin içinde elbette gerçeklik payı var. Türkiye’de otoriterleşme, ekonomik çöküş, gündelik hayata yayılan baskı ve toplumsal kabalaşma insanların nefesini kesiyor. Bunu inkâr etmek saçmalık olur. Ama sorun başka yerde başlıyor. Sorun, bu karşılaştırmanın çoğu zaman sınıfsal bir çözümleme değil, yaşam tarzı merkezli bir rahatlama cümlesine dönüşmesinde.

Çünkü Hollanda’ya dışarıdan bakmakla, Hollanda’yı sınıfsal olarak yaşamak aynı şey değil.

Göçmenlerin iki Hollanda’sı

Burada hemen bir ayrım yapmak gerekiyor. Hollanda’ya gelen herkes aynı toplumsal konumdan gelmiyor. Buraya baştan itibaren emekçi olarak gelenler, güvencesiz çalışanlar, geçici kontratlarla tutunmaya çalışanlar ya da daha ilk andan sınıfsal sıkışmayı yaşayanlar için tablo zaten başka türlü kuruluyor. Burada tartıştığım şey, özellikle görece rahat bir yerden konuşan, Hollanda’yı kendi maddi konforunun içinden okuyup bunu genel toplumsal hakikat gibi sunan bazı yeni gelen kesimlerin bakışı.

Buraya iyi ücretli bir işle, görece güvenceli bir kontratla, dili öğrenmeye zamanı ve sosyal çevre kurmaya maddi imkânı olarak gelen biriyle; depoda, lojistikte, temizlikte, bakımda, restoranda ya da geçici işlerde çalışan biri aynı Hollanda’da yaşamıyor. Aynı tramvaya binebilirler, aynı markete gidebilirler, aynı şehirde oturabilirler. Ama aynı toplumsal gerçekliğin içinde değillerdir. Birinin gördüğü şey düzenli sokaklar, işleyen kurumlar, seküler bir kamusal alan ve daha serbest bir gündelik hayat olabilir. Diğerinin gördüğü ise pahalı kira, bekleyen sağlık randevusu, parçalanmış zaman, yorgunluk, yalnızlık ve sürekli hesap yapma zorunluluğudur.

Hollanda’yı fazla seven bazı yeni gelenlerin asıl sevdiği şey çoğu zaman toplumun bütünü değil, kendi korunmuş hayat adalarıdır.

Buradaki asıl mesele Hollanda’nın sorunlarını inkâr etmeleri de değil. Daha derin bir şey var. İnsan çoğu zaman yaşamadığı çelişkiyi toplumsal gerçeklikten saymaz. Kirası maaşının büyük kısmını yutmayan, vardiya yüzünden uyku düzeni darmadağın olmayan, aile hekiminden haftalarca sıra beklemeyen, bir işten çıkarsa ertesi ay nasıl geçineceğini düşünmeyen biri için hayat pahalılığı ve sınıfsal baskı çoğu zaman “genel bir sorun” olarak görünür. Oysa aynı ülkeyi başka bir sınıfsal konumdan yaşayanlar için mesele genel değil, doğrudan gündelik hayatın merkezindedir.

Aynı bakış Türkiye’ye döndüğünde de benzer bir sınıf körlüğü üretiyor. Türkiye’deki kriz çoğu zaman sınıf mücadelesi, emek sömürüsü, yoksullaşma, sendikasızlaşma, güvencesizlik ya da sermayenin saldırısı üzerinden değil; daha çok yaşam tarzı daralması üzerinden okunuyor. İçki içmenin zorlaşması, kamusal alanın muhafazakârlaşması, şehir hayatının kabalaşması, seküler çevrelerin daralması, toplumsal ilişkilerde artan tahammülsüzlük… Bunların hepsi gerçek ve ciddi meseleler. Ama bunlar sınıfsal yıkımın yerine geçtiğinde siyasal bakış da bozuluyor.

Çünkü Türkiye’yi yalnızca “artık rahat yaşanmayan ülke” gibi okuyan biri, aynı ülkenin işçilerini, emeklilerini, borç altında ezilenlerini, kira yükü altında........

© sendika.org