menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Post-yapısalcılık ve post-yapısalcı anarşizmin eleştirilerine giriş

4 0
monday

Giriş: Post-Marksizm ne anlatıyor?

1980’lerle birlikte 1970’lerin ortalarından başlayan ekonomik krizin yaygınlaşması, uluslararası sermayenin “refah devletine son” sloganı ile tüm dünya çapında işçi sınıfına yönelik saldırıya geçmesi, sınıf mücadelesi sürecinin kazanımlarının kaybedildiği, sürecin burjuvazi lehine dönmüş olduğu bir etki yaratmıştır.

Bu pratik süreç ister istemez kendi teorisini yaratmak zorunda kalacaktı. Marksizm'in krizde olduğu iddia edilecekti. “Buna göre işçi sınıfının taleplerinin, insanlığın evrensel taleplerini temsil ettiği, bu nedenle de işçi sınıfının merkeziliğini esas alan bir toplum tipinden bir diğerine geçişte kurucu moment olan, bütünleşmiş bir kolektif mücadeleyi esas alan sosyalizm anlayışı krizdedir” tespitini yapan Laclau ve Mouffe, Hegomonya ve Sosyalist Strateji (HSS 2008, s.26, İletişim Yay. 1. baskı, çev. A. Kardam) adlı yapıtlarında yeni bir yol arayışı önermişlerdir.

Onlara göre altyapı, üstyapı ve ekonominin temelliği kavramları bir yana bırakılmalıdır. Hegemonya kavramı onlara göre ekonomik düzeyde ifadesini bulamaz.

Bu kavram bir tarihsel blok şeklinde ortaya çıkar, farklı muhalif güçler bir arada demokratik bir koalisyon oluştururlar. Bu koalisyon ise herhangi bir sınıf egemenliğinden ziyade sözde bir “demokrasiyi” imler.

Hegemonya kavramı, Karl Marx'ın çalışmalarında doğrudan yer tutan merkezi bir kategori değildir. Ancak Marx, Alman İdeolojisi eserinde egemen sınıfın fikirlerinin o çağın egemen fikirleri olduğunu belirtir.

Tahakküm, rıza kavramları nezdinde hegemonya kavramı söz konusu ise eğer, devlet-sivil toplum karşıtlığı olgusunu incelemek gerekir. Bu nedenle de sivil toplum kavramından ne anladığımızı somutlamak zorunludur.

Marx, sivil toplum tahlilini genel felsefi-ontolojik çerçevede yapar. Marx’ın insan-doğa ilişkilerini ele alış tarzı ve emeğe tanıdığı ontolojik öncelik; sivil toplum da dahil olmak üzere toplumsal örgütlenmenin bütün tarihsel biçimlerinin köklü bir eleştiriye ve dönüşüme açık hale gelmesini sağlar. Sivil toplum meselesine bakarken toplumsal yapıdaki ilişki biçimlerine ve bu biçimin yasalarına değinmek zorunludur.

Üretim araçlarının özel mülkiyeti temelinde özel, rekabet eden, özerk ve parçalanmış ekonomik birimlere bölünmüş kapitalist toplumun yeniden üretimini mümkün kılan süreçleri kapsayan bir kavramdır değer yasası.

Ekonomik birimler, toplumsal işbölümü ve değişim yoluyla bir toplum halinde bir araya gelir. Ücretler, fiyatlar, kâr oranları vb. gibi değişim eylemi yoluyla gözlemlenebilir hale gelen sinyallere atıfta bulunarak, işbölümünün sürekli ayarlanması devlet tarafından güvence altına alınır. Emek ürünleri, değişim anında toplumsal faydaları açısından değil, değerleri açısından eşdeğerler olarak birbirleriyle karşı karşıya gelirler. Özetle, değer yasası, bir bütün olarak kapitalist üretim biçiminin işleyişini oluşturan bu kısmi süreçler arasındaki etkileşimleri yansıtır.

Değer yasasına göre eşit değerler ancak birbirleri ile değişilebilir. Bu nedenle görünüşte üretime katılan tüm toplumun üyeleri kendi karşılıklarını elde ederler. İşte toplumsal iş bölümünün yaratmış olduğu bu yanılsamalı alan sivil toplumun ta kendisidir. Bu nedenle sivil toplum kavramına burjuva toplum demek daha anlamlı olacaktır.

Marx’ın tahlili doğrultusunda, sivil toplum “burjuvazinin kendi hegemonyasını kurduğu, kapitalist sömürüyü gizleyen ve dolayımlayan “eşitlik ve özgürlük” alanı olarak tanımlanabilir (Gülnur Savran, Sivil Toplum ve Ötesi).

Kapitalist üretim meta üretimi temelinde yükselir, kapitalist üretim sürecinde emek gücünün, sahibinin özgür iradesiyle alınıp satıldığı kabul edilir. Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzında sömürü, eşitlik ve özgürlüğün varlığına karşın değil, tersine “eşitlik ve özgürlük” sayesinde gerçekleşir.

Sivil toplumun “eşitlik ve özgürlük alanı olarak tanımlanmasının anlamı da burada ortaya çıkar; kapitalist üretim, dolaşım alanının temel öncülleri olan eşitlik ve özgürlük tarafından dolayımlanır, böylece sivil toplum, kapitalist sömürünün gizlendiği ve dolayımlandığı alan olarak burjuva toplumunun gerçekliğinde yerini alır.

Toplum nezdinde meşruiyetini koruma gibi bir misyonla hareket etme zorunluluğu olan devlet, sınıfsal antagonizmalar ekseninde, sermayenin genel çıkarıyla örtüşecek bir biçimde ideolojik unsurlarını sivil toplum alanında özgül bir biçimde pratiğe geçirir.

Bununla birlikte, meşruiyetini sağlamak için sınıfsal çatışmaları dengeleyen ve “sınıflara eşit mesafede yaklaşan adil bir yöneten” pozisyonunu korumaya odaklanmaktadır. Söz konusu odaklanma süreci, iktidar eliyle oluşturulan tahakkümün sınıfsal antagonizmaları keskinleştirmekle birlikte iktidarın egemen sınıfa dair pozisyonunu da belirginleştirmektedir.

Sınıfsal antagonizmaların iktidar ilişkileri çerçevesinde yansımaları, devlete atfedilen önemi artırmaktadır. Devlet, alışılmış politik sistemin ötesinde, kompleks bir ünitenin düzeylerinin tutunumu anlamında ele alınmalıdır. Bir başka ifadeyle, sınıf tabanlı gelişen toplumsal mücadelelerinin odağında devletin olmasının temel nedeni, karşıt ekonomik çıkarları olan sınıfların çatışmasını hafifletmek ve "düzen" sınırları içinde tutmak zorunda olan bir güce duyulan ihtiyaç olarak devletin ön plana çıkmasıdır. Devletin üstlendiği bu dengeleyici süreç, aslında egemen sınıfların lehine bir konum almakla birlikte, sivil toplum alanı tüm sınıflara eşit mesafede olduğuna dair bir görünüm içermekle meşruiyetini korur.

Bu durum ister istemez yanılsamalı bir durum yaratır. Devletin sermayenin genel ve tarihsel çıkarlarını “adil ve tarafsız bir burjuva demokrasisi” yanılsaması yaratarak güvenceye almış olması, toplumsal yapıdaki sınıf çatışmalarının önemsizleştiği anlamına gelmez. Ayrıca hak ve kimlik mücadelelerinin de burjuva demokrasisi sınırları içerisinde çözülebileceği zafiyetini içerisinde barındırır.

Sınıfsal antagonizmaların ve buna bağlı olarak gelişen iktidar ilişkilerinin temelinde yer alan “hegemonya” kavramı, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde egemen sınıfın hükmetme zorunluluğunu rıza ilişkileri çerçevesinde gerçekleşmesine imkan tanıyan üst yapısal bir unsurdur.

Toplumsal yapıda birbirine karşıt konumda olan rıza ve tahakküm aslında bir arada yer alırlar. Karşıtların birliği ve savaşımı bu alanda da kendisini somut olarak gösterir.

Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde iktidar, hegemonyayı zora dayalı politikalarında bir örtü olarak kullanırken, gerektiğinde hegemonyanın ya da rıza üretme sürecinin devamlılığını sağlamak için yeniden zora dayalı unsurları işleme sokabilir.

İktidara yönelik oluşabilecek toplumsal hareketlerin devrimci potansiyeline karşı hukuki ya da” “olağanüstü” hukuki normlara dayalı bir tahakküm süreci oluşturulabilmektedir.

Ancak, iktidarın hegemonik ilişkilerinin devletin üstyapısal rolüyle gizlenmesi, toplumsal hareketlerin oluşumunda bir sapmaya neden olabilmektedir.

Marx'ın vurguladığı üzere üretim sürecinin, üstyapıyı belirlediğini düşündüğümüzde hegemonya kavramının içeriğini anlayabiliriz. Bu bağlamda Marx’ın Kapital'de anlattığı üzere hegemonya sürecinin fabrikalarda üretim ilişkileri süreciyle yoğurulduğuna dikkat etmek gerekir.

Bu çerçevede, egemen sınıf, toplumun bütününü kültürel ve ekonomik baz da yeniden üreterek devleti yönlendirici bir role sürükler. Bu süreç, devletin yalnızca bir hükümet örgütü olmadığını, egemen sınıfın kurduğu hegemonik atmosfere bağlı olarak sivil (burjuva toplum) toplum üzerinden rıza kavramını üretebileceğini gösterir.

Post-Marksizm, eşitlik, adalet, katılımcılık, çoğulculuk, özgürlük gibi ilkeler üzerinden temellendirilmiştir. Sınıfsız toplum tahayyülünün izleri radikal demokrasi kuramında kendisini göstermemektedir. Bunun yerine, geniş halk kitlelerinin yönetme eylemlerine etkin bir şekilde müdahalede bulunabilmesinin yolunun açılması, post-Marksizm'in ana gayelerinden bir tanesidir.

Laclau ve Mouffe meseleyi bir “demokrasi meselesi” olarak kavramak suretiyle eşitlik özgürlük ve adalet kavramalarına sıkı sıkıya sarılmaktadırlar. Eşitlik, adalet, özgürlük kavramları sayesinde sömürü gizlenebilmektedir. Bu durum da toplumsal yapıdaki eşitsizliklerin sürekli olarak yeniden üretileceğini görmek istememektedirler.

Laclau ve Mouffe, liberal demokrasinin temsil krizlerini sonlandırmak ve demokrasinin geliştirilebilmesi adına, eşitlik ve özgürlük kavramları okumalarını geniş bir alana yayma yolunu seçmişlerdir. Bu doğrultuda liberalizm ve Marksizm’in eşitlik ve özgürlük anlayışlarının aşılacağı yeni bir doktrin üzerinde durmuşlardır. Laclau ve Mouffe’un eşitlik kavramı okuması, ekonomik temelli olmaktan uzaktır. Bu anlayış, eşitlik kavramını kimlik, tanınma kavramları üzerinden irdelemeyi tercih etmektedirler.

Sivil toplumu devletin denetimi dışında, burjuva toplumun demokratik haklarını geliştirmek iradesi ile müdahalesini yapabileceğini düşünerek devlet sivil topum karşıtlığını mekanik olarak kavramaktadırlar. Laclau ve Mouffe burjuva demokrasisi alanında kalarak hak mücadeleleri yoluyla demokrasinin derinleşmesi ve tabana yayılması düşüncesi ile yetinmişlerdir. İşbölümü ve mülkiyet meselesi en baştan yok sayılmış bir çerçeve olarak karşımıza çıkar.

Son olarak, sivil toplum bir sahnedir. Eşit değerlerin değiştiği, üreticilerin ürünlerini mübadele karşılığında ihtiyaçlarını karşıladığı yanılsamasını üretir. Bu sahne proletaryanın üzerinde yükselmektedir. Zaman zaman bu sahnede görünmesi onu sahnenin bir unsuru haline getirmez, sömürünün gizlenmesi üzerinden yürüyen sivil toplum sahnesi olası bir kriz döneminde bu yanılsamayı üretecek dinamiklerden yoksun kalır. Bu nedenle proletarya bu sahnenin altını üstüne getirebilecek tek sınıftır.

Post-Marksist kuramının inşacıları ve geliştiricileri Rosa Luxemburg, Gramsci gibi Marksist düşünürleri, kendilerine meşruiyet zemini oluşturabilmek adına Marksist çerçevenin dışına çıkarak yorumladıklarını vurgulamaktadır.

Laclau ve Mouffe’a göre Gramsci’nin hegemonya çözümlemesi, Lenin’in sınıf ittifakları üzerinden geliştirmiş olduğu hegemonya çözümlemesinin ilerisinde bir nosyona sahiptir (Laclau, Mouffe, 2012. Hegemonya ve Sosyalist Strateji) .

Liderlik etmek, yönetmek anlamlarından türetilen hegemonya kelimesi dışarıdan gelecek tehditlere karşı ya da başka grupları yönlendirebilecek yetileri kazanma adına toplumsal özne konumlarından, toplumsal nesne konumuna geçiş yapmalarını sağlayan güç olarak tanımlanmaktadır.

Bu iddiayı tartışabilmek için “tarihsel blok” kavramı üzerinden bir çözümlemeye girişirsek eğer şöyle denebilir.

“Tarihsel blok” kavramı Gramsci’de toplumsal güçler şeklinde birleşmiş çeşitli müttefiklerle bir araya gelmiş egemen bir sınıfın hegemonyasına dayanır. (Modern Prens, 1984, s. 83, A. Gramsci, Birey ve Toplum Yay., Ankara)

Bu hegemonyanın kaynağını aldığı temel ise söz konusu sınıfın altyapıdaki gücüdür. “Hegemonya olayı şüphesiz kendilerine hegemonyanın uygulanacağı grup ve çıkarlarının hesaba katılmasını, belli bir uzlaşma dengesinin oluşmuş olmasını, yani üretici grubun ekonomik korporatif türünden özverilerde bulunmasını gerektirir. Ama böylesi özverilerin, böylesi uzmanlaşmanın öze ilişemeyeceği de şüphesizdir. Çünkü hegemonya eğer etik-politik ise ekonomik olmadan olamaz. Yani temelini yönetici grubun ekonomik faaliyetin yaşamsal özüne uyguladığı kesin işlevinde bulur.”(Modern Prens Antonio........

© sendika.org