menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İkinci Enternasyonal’e yeniden bakmak (4) | Teorik mirası: Bebel, Bernstein, Kautsky, Rosa

23 0
07.05.2026

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (1): KURULUŞU VE İŞÇİ SINIFINA KATKILARI

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (2): YOZLAŞMA VE ÇÖKÜŞÜN AYAK SESLERİ

İKİNCİ ENTERNASYONAL’E YENİDEN BAKMAK (3) | ÇÖKÜŞÜN SEBEPLERİ: YENİ BİR YAKLAŞIM

Bebel: Partiyi yönetmek ve partiyi “idare etmek”

August Bebel, 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren yetişmeye başlayan işçi kökenli sosyalist kadro ve önderlerin en parlağıydı. Engels 1882’de onu “Alman, hatta Avrupa işçi hareketinin en parlak tezahürü” olarak tanımlamıştı. Marx ve Engels’in çevresinden W. Liebknecht’in yakın dostu idi ve 1870 Prusya savaşına karşı çıktığı için kalebentliğe mahkûm edilmişti. “Kadın ve Sosyalizm” adlı eseriyle de o ana kadar ele alınmamış bir alanda sosyalist hareket için politik bir çığır açmıştı.

Bütün bunlara, bu seçkin devrimci geçmişine rağmen Bebel, SPD’yi 40 yıl boyunca çok ince politik manevralarla yönetmiş, partinin birliğini ve kadroları bir arada tutmayı hep başa koymuş ve bunu da büyük bir maharetle başarmıştı. Ancak ne pahasına?

Bebel, Bernstein revizyonizmine karşı çıkarken partiyi devlet kurumlarıyla karşı karşıya getirecek radikal, sol çıkışlara da aynı kararlılıkla karşı çıkmış, yukarda sosyal ve tarihsel köklerine değindiğimiz, organik bir varlık olan “sağ” sosyalizmi de, Rosa gibi devrimci unsurları da kendi otoritesini kullanarak bir arada tutmayı hedeflemişti. Bu “idare etme” tavrını hayata geçirirken yöntemi belliydi: Sağ kanadı, aslında onları asla yıkmadan, etkilerini sıfırlamadan Marksizm adına (söylem seviyesinde) eleştirmek, solu, devrimci kanadı da kendi devrimci geçmişini ve ödediği bedelleri ortaya koyarak “sizi en iyi ben anlıyorum” tavrıyla frenlemek, teskin etmek, bunları yaparken her iki tarafa da (deyim yerindeyse) “mavi boncuk dağıtmak”. Örnekleri sıralayalım:

1891’de SPD’nin Erfurt Kongresi’nde, olası bir savaş konusunda Bebel açıkça şunları söylemiştir:

Eğer Rusya, zalimlik ve barbarlık şampiyonu, bütün insanlık kültürünün düşmanı Almanya’ya saldıracak olursa …bizler Almanya’nın başında bulunanlardan çok daha fazla bununla ilgili olduğumuz için Rusya’ya direniriz. Çünkü, Rusya’nın zaferi sosyal demokrasinin yenilgisi demektir.

Eğer Rusya, zalimlik ve barbarlık şampiyonu, bütün insanlık kültürünün düşmanı Almanya’ya saldıracak olursa …bizler Almanya’nın başında bulunanlardan çok daha fazla bununla ilgili olduğumuz için Rusya’ya direniriz. Çünkü, Rusya’nın zaferi sosyal demokrasinin yenilgisi demektir.

İki yıl sonra yapılan Zürih Kongresi’nde Ferdinand Niuwenhuis bu sözleri şovenizm ve “Rusya söz konusu olunca kendi burjuvazisinin bütün kötülüklerinin üstüne sünger çekme” olarak mahkûm edecektir.[1] Görünen odur ki “emperyalist savaşta ülkeyi savunma” 1914’ten çok önce Bebel eliyle meşrulaştırılmıştır.

Diğer konu sömürgeler meselesidir. Yukarıda ayrıntılarıyla aktardığımız ve İkinci Enternasyonal’de ciddi bir ağırlığa sahip olduğunu gördüğümüz bu “sömürgeci sosyalizm” konusunda Bebel gene aynı tavrı takınmış, “birleştiricilik” adına bu kritik konuda orta yolcu bir tavır takınarak Reichstag’da şunları söylemiştir:

Bir sömürge politikasına angaje olmak kendi başına bir suç değildir. Belli koşullarda sömürge politikası bir medeniyet işi de olabilir. Bütün mesele hangi sömürge politikasının uygulanacağını bilmektir…. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kültür ve medeniyet temsilcisi ulusları yabancı halklara kurtarıcı bir işlevle, onları modern halklar seviyesine çıkarmak ve medeniyetin faydalarını taşıma amacıyla giderlerse, biz sosyal Demokratlar böyle bir sömürgeleştirmeyi medenileştirici bir işlev olarak ilk destekleyen oluruz.[2]

Bir sömürge politikasına angaje olmak kendi başına bir suç değildir. Belli koşullarda sömürge politikası bir medeniyet işi de olabilir. Bütün mesele hangi sömürge politikasının uygulanacağını bilmektir…. Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kültür ve medeniyet temsilcisi ulusları yabancı halklara kurtarıcı bir işlevle, onları modern halklar seviyesine çıkarmak ve medeniyetin faydalarını taşıma amacıyla giderlerse, biz sosyal Demokratlar böyle bir sömürgeleştirmeyi medenileştirici bir işlev olarak ilk destekleyen oluruz.[2]

Bebel’in bu sözleri 1907 Stuttgart Kongresi’nde sömürgecilik yanlısı SPD üyeleri tarafından güçlü bir argüman olarak kullanılacaktır.

Diğer bir mesele, mücadelenin devrimci rotasının kafalarda oluşması konusudur. Alman sosyal demokrasisinin yapısal zayıflığını ve siyasi çaresizliğini zekice teşhir eden Jaures’e karşı kendisinin ve bu partinin mücadele anlayışını şöyle tanımlar Bebel:

…(Jaures) 3 milyon oy kazanmış bizlerden ne bekliyor? Bu 3 milyonu harekete geçirip onları imparatorluk sarayına mı yürütmemizi umuyor? (Gülüşler) … 3 milyon bize yetmez. Ama bize 4 veya 8 milyon verin, işte o zaman bizi görürsünüz! (gür alkışlar) [3]

…(Jaures) 3 milyon oy kazanmış bizlerden ne bekliyor? Bu 3 milyonu harekete geçirip onları imparatorluk sarayına mı yürütmemizi umuyor? (Gülüşler) … 3 milyon bize yetmez. Ama bize 4 veya 8 milyon verin, işte o zaman bizi görürsünüz! (gür alkışlar) [3]

Devrimci bir perspektif oluşmasını oyların artışına endekslemek, böylece devrimci sorumluluğu ve hassasiyeti ertelemek; Bebel’in partiyi yönettiği 40 yıl boyunca yaptığı bu olmuştur. Dört milyon oyla da bu partinin hiçbir şey yapamayacağı bellidir.

Bu yönleriyle Bebel bir anlamda “Tanrının şanslı kulu”dur. 1913’te öldüğünde arkasında nispeten temiz, ihanete bulaşmamış, saygın bir isim bırakarak sosyalizmin tarihinde onurlu bir yer almıştır. İki yıl daha yaşasaydı, (siyasi yaşamına damgasını vuran yukardaki vurgularına bakarak) 1914’te savaş başladığında savaş kredilerine oy vermenin taraftarı olacağı, Ebert ve Scheidemann gibi bir ihanet figürü olarak anılacağı neredeyse kesindir.

Burada amacımız olasılıklar üzerinden bir lideri damgalamaktan çok, Bebel deneyinden bir ders çıkarmaktır. Çıkarılacak ders de nettir: Her sosyalist partide değişik görüşler, yer yer farklı vurgu ve nüanslar olabilir. Bir partinin liderinin bu değişik eğilimleri bir arada tutmaya ve hepsinin enerjisinden birlikte yararlanmaya çalışması doğaldır, hatta gereklidir. Ancak bu “birliği koruma” misyonu sadece bu değişik eğilimlerden yeni, devrimci sentezlere yönelirse, farklılıklar devrimci atılımlara çevrilirse anlamlı ve doğrudur. Partiye ve işçi sınıfına zarar vereceği, onun çıkarlarına ters düşeceği belli olan eğilimleri sırf “örgütsel birliği koruma” adına hoş görmek, onları “idare etmek”, hiçbir net tavır belirtmemek ve parti birliği adına bulanıklıkların sürmesine göz yummak, bu yanlış ve çarpık liderliktir. Lider, birliği korurken kendisi “nötr”, “fikirsiz” değildir. Bir fikri ve onun gerektirdiği bir tarafı vardır, olmak zorundadır. Lenin en yakın arkadaşlarıyla dahi ihtilafa düştüğünde açık ve dürüstçe bir tartışmayı seçmiş, hiçbir sorunun üzerini örtmemiştir. Stalin 1937 sonrası tasfiyeler trajedisine kadar sol ve sağ kanatla birlikte çalışmış, bu eğilimlerin yanlış olduğuna kanaat getirdiğinde kendisi kendi farklı yolunu izlemekte tereddüt etmemiştir. Saygın bir devrimci geçmişi olan Bebel, bu üslubuyla yanlış (ve kaçınılması gereken) liderlik stilinin bir örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Bernstein: “Revizyon”u bir günah ve tabu haline getiren adam

Bernstein Marksizm’de bir “revizyonun gerekli olduğunu” söyleyip açıkça uzlaşmacı ve reformist sonuçlara vardığı günden beri “revizyon” kelimesi ve “Marksist teoriyi gözden geçirme” fikri sosyalizmin devrimci ruhuna sadık çevrelerde bir günah, bir yasak kelime ve tabu haline gelmiştir; belki de Bernstein’in sosyalist mücadeleye verdiği en büyük zarar budur!

Bu büyük bir zarardır, çünkü açık, reddedilemeyecek ve kafalarımıza kazımamız gereken gerçek şudur: Marksizm bilimsel olma iddiası taşımaktadır. Bilimsel değilse, herhangi bir “mutlu yarın vaat eden ütopyadan” farklı olmaz. Bilimsel olması ise kendini sürekli geliştirmesi, hayatın somut gerçekleri karşısında kendini gözden geçirmesi, revize etmesi ile mümkündür. Doğa bilimlerinin “bilimselliği”nin ardındaki bu temel gerçek, toplumsal düşüncelerin “bilimselliği” için de geçerlidir. Bernstein’in sağcılığa ve sınıf uzlaşmasına varan “revizyonu”, uzun yıllar (belki de hala) devrimci sosyalistlerin “Marksizm’in ruhuna sadık kalma” adına kimi teorik kalıplara, formüllere, öngörülere hayatın gerçekleri ışığında onları sorgulamadan körü körüne bağlanmalarına sebep olmuştur. Herkes bilir ki Lenin 1917’de “sosyalist devrim üretici güçlerin ileri derecede gelişmesi sonucu ve geliştiği ülkelerde olacaktır” fikrini reddederek ve devrimi bizzat yaparak Marksist teoride en büyük “revizyonu” yapmıştır. Mao, Ho Amca ve Fidel’in “revizyon”larını ise sayfalarca sıralayabiliriz.

Doğal olarak şu soru gündeme gelecektir: “Tamam da her revizyon doğru mu? Marksizm’de neleri revize edebiliriz, nelere asla dokunmamalıyız? Bunun sınırları, kriterleri neler?” Bu sorunun cevabı Marksist teori içinde kalarak, yani “a, b ve c formüllerine dokunamayız, ama X, Y ve Z değişebilir” şeklinde asla verilemez, bu gülünçtür. Bu cevap ancak Marksist teori dışında, onun yolunu aydınlattığı toplumsal pratik içinden verilebilir. O da bellidir:

Burjuvazinin toplum üzerindeki siyasi, ekonomik ve ideolojik egemenliğini yıkmak (Devrim)

Onun yerine emekçilerin toplumsal yaşam üzerindeki egemenliğini kurmak (Sosyalizm)

Ve tüm halklar ile birlikte devletsiz, sınıfsız, sınırsız bir dünyaya doğru ilerlemek (Komünizm)

Bu hedeflere hizmet etmek, bu hedeflerin önünü açmak, bu doğrultuda verilen mücadeleyi güçlendirmek ve bu mücadeleye yeni olanaklar ve araçlar kazandırmak söz konusuysa her türlü “revizyon” yapılabilir, hatta yapılmalıdır!

Bernstein’in çalışmasına dönersek, onu “revizyon”a yönelten temel tespit, “kapitalizmin ekonomik çöküşü” ya da “katastrofik çöküş” öngörüsünü doğru bulmaması, böyle bir çöküşün söz konusu olmadığını savunması ve bundan sonra hem bu öngörüye dayanan politikaları, hem de bu öngörüyü yaratan teorik ön kabulleri sorgulamaya başlamasıdır. Bu öngörünün reddedilmesi niçin o dönem bu kadar sarsıntı yaratmıştır? Sebep açıktır: Tüm İkinci Enternasyonal partileri için devrim, yukarda da özellikle belirttiğimiz gibi, “kapitalizmin kendi iç çelişkileri sonucu yıkılmasıdır”, sosyalist politika ise “o güne hazırlıklı olmak”tır. Kapitalizm kendi iç çelişkileri sonucu bir sistem olarak sarsılıp çökmeyecekse, o partilerde devrimin nasıl olacağına dair hiçbir plan, proje ve politika yoktur! “Emekçilerin ortak ve örgütlü iradesiyle ayaklanmak ve kapitalist iktidarı yıkmak” bu partilerin çoğuna yabancıdır; ne böyle bir mantıkları ne de bunun için gerekli örgütlenmeleri vardır. Parti yöneticilerinin yüzde 90’ı bu yaklaşımı “Blankist, anarşist” bulmakta ve reddetmektedir. Çelişki de tam burada yatmaktadır:

Bu partilerin insanlığa önerdikleri çözüm ve kendi varlık sebepleri sosyalizmdir.

Sosyalizme geçişin bir “devrim” olacağını kabul etmişlerdir. Bu devrim kapitalizmin ekonomik buhranlar sonucu “bir gün” çökmesidir.

Böyle bir “kendi iç çelişkileriyle çöküş” yanlışsa, olmayacaksa, o durumda bu partileri sosyalist geleceğe bağlayan bağlar tanımsız hale gelmekte, sosyalizm imkânsız bir proje olmaktadır!

Bu çelişkiyi İkinci Enternasyonal iki zıt yönde çözmeye yönelmiştir ve bu iki yön de yanlıştır. Birinci yönde ilerleyen Bernstein bu mantıktan hareketle “ideal sosyalist gelecek” projesini reddetmiş, o projeyi bugünkü kapitalizmin gerçekleri ışığında ve onunla uyum içinde kurmak gerektiğini söyleterek “reformlarla ve demokrasiyi genişleterek, evrim yoluyla ilerlemeyi” savunmuştur. Onun en meşhur formülü “hedef hiçbir şeydir, eylem her şeydir!”[4] şeklindedir ve anlamı bellidir: “İdeal sosyalizm hedefini bir tarafa koyalım, şu anki eylemlerimizle neyi yapabiliriz ona bakalım, onun ötesinde bir gerçek aramayalım”.

İkinci yön ise Bernstein’i eleştirmek ve mahkûm etmek adına İkinci Enternasyonal içinde tutulan Kautsky ve Rosa’nın yoludur. Rosa, Bernstein’ın evrimci reformculuğunu mahkûm edebilmek için “çöküş”ün (mutlak patlama) doğru ve kaçınılmaz olduğunu iddia etmiş, bu doğrultuda yoğun ekonomik analizler geliştirmiştir[5]. Hayat (dünyada 100 yıldır tüm sosyalistlerin bildiği gibi) bu öngörüleri ve bu tespiti doğrulamamıştır. Rosa’nın çalışması, ona olan tüm saygımızla, sadece bir “iman tazeleme” olmaktan ileri gitmemiştir. Kautsky ise yer yer böyle bir “katastrofik çöküş” tezinin Marx’a ait olmadığını, dolayısıyla bunun imkânsızlığının sosyalizm ve sosyalist devrim tezini geçersiz kılmadığını iddia etmiş, başka bir momentte ise yine “devrimin kaçınılmazlığını” savunmuştur.[6] Öncelikle “Marx’ın (en azından hayatının önemli bir bölümünde) asla böyle bir şey söylemediği” iddiası oldukça şüphelidir ve tartışma götürür. Ancak bu doğru olsa bile Kautsky İkinci Enternasyonal’in yukarda aktardığımız temel çelişkisini kendi Marksist teori bilgisini kullanarak örtbas etmektedir; zira soru aynıdır: Böyle bir çöküş olmayacaksa devrim nasıl olacak? Buna verilen bir cevap yoktur, bir cevap dahi aranmamaktadır. Öte yandan her iki düşünür de Bernstein eleştirilerinde klasik Marksist önermelerden biri olan “küçük mülk sahiplerinin erimesi ve tüm mülkiyetin çok az elde toplanması” iddiasını o denli saplantı haline getirmiştir ki, örneğin Kautsky “Mülk sahibi sayısı artıyorsa sosyalizm yanlış ve imkânsız demektir”[7] gibi saçma bir çıkarsama yapmış, Rosa da “çöküş” reddedildiği için “Bernstein sosyalizmi nesnel bir zorunluluk olmaktan çıkarıyor”[8] demiştir. Her iki tespitin de (Bernstein’ın revizyonizmi bir yana) gerçekleri temel almaksızın Marksist teoriyi bir “akıl oyunları labirentine” çevirmek olduğunu söylemek zorundayız. Rosa da Kautsky’nin doktriner tavrını aynen paylaşmış, Marksist politikayı “kuramsal zorunluluğun bir parçası”[9], siyasi pratiği ise “ikincil ve katkıda bulunan faktör”[10] olarak nitelemiştir. Bu hâkim yaklaşımla SPD liderliği revizyonizme karşı mücadeleyi salt “teori” ve “teorik tutarlılık” boyutuna hapsetmiş, aslında teorik olmanın çok ötesinde bizzat SPD’nin siyasi pratiğinde etiyle kemiğiyle somut bir olgu olan uzlaşmacılık ve revizyonizm partinin gerçekliğinde hızla kök salmıştır.

Bu çelişki bilindiği gibi devrimi bir “sistemsel çöküş”e değil, tamamıyla bilinçli ve örgütlü yığınların devrimci bir yıkım eylemi olarak algılayan ve gerçekleştiren Lenin tarafından doğru biçimde çözülmüştür. Buna karşılık bu yığınsal iradenin nasıl örgütleneceğine dair Bolşevik model kopyalanarak geliştirilen çözümlerin büyük kısmının ciddi yetersizlikler barındıracağı 20 yüzyılda görülecektir

Bernstein’a dönersek, İkinci Enternasyonal’i konu alan bir yazıda (şayet resmi tarih yazımını bire bir kopyalamayacaksak) kaçınılmaz olarak onun yanlışlarının ve doğrularının net bir dökümünü aktarmak durumundayız. Bernstein, yaptığı tespitten hareketle Marksizm’i bir bütün olarak sorgulamaya başladığında dört temel hataya savrulmuştur:

“Hareket her şeydir, hedef hiçbir şeydir”: Burada Bernstein, Marx’ın geleceğe ilişkin herhangi bir öngörü yapmaktan sürekli kaçınma ve bir sosyalist toplum tahayyülü geliştirmeme tavrını (ki bu tavrın dahi doğruluğu tartışmalıdır) istismar etmekte, onun “geleceğin toplumu bugünkü mücadelenin dinamiklerinden çıkacaktır” ilkesini deforme ederek SPD’nin “bugünkü mücadelesinin” dinamikleriyle sınırlı bir geleceği dayatmaktadır. Başka bir deyişle “bugün ne yapabiliyorsak ona bakalım, geleceğin toplumu da bugünün olanakları ve sınırları içinde gerçekleşecek” demektedir. Ancak onu “hareket” adını verdiği ve zaaflarına ve eksiklerine yukarda yeterince değindiğimiz “bugünkü mücadelenin” daraltılmış ufkundan zaten varılabilecek yegâne “gelecek”, reforme edilmiş bir kapitalizmdir; o da bunu savunmaktadır. Bu konuda Bernstein gerçekten dürüsttür, zira Schiller’den şu isabetli alıntıyı yapmaktadır: “O nasılsa öyle gözükmeye cesaret etmelidir.”[11] Bizdeki Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözünün Alman versiyonu olan bu söz SPD’nin gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Partinin genel sekreteri Ignazs Auer “SPD hep bir reform partisi olmuştur”[12] derken somut bir olguyu dile getirmişti. Bernstein de açıkça ve dürüstçe “bir reform partisi isek ona göre konuşalım, bizim günlük gerçeğimizle ilgisi olmayan Marksist-devrimci lafızları artık terk edelim” demektedir. Bebel ve Kautsky’nin giderek incelen bir kabuk ve bir vitrin olan bu Marksist-devrimci vurguları 1914’te paramparça olacak, 1919’da Ebert ve Scheidemann gibi oportünistlerin önderliğinde yeniden şekillenen SPD, Bernstein’ı teorik olarak da onurlandırarak “olduğu gibi görünecek, göründüğü gibi olacaktır”!

Diyalektiği reddetme: Muhtemelen diyalektik düşünce “karşıtların çatışması, sentez, nitel sıçrama..” gibi kavramlarıyla bir sosyal sıçramayı, bir “devrimi” gündeme getirdiği için Bernstein diyalektik düşünceye direkt saldırmış, ve onu “mantıksal çelişkileri doğrulamaya yarayan bir yanlış yöntem” olarak reddetmiştir.[13] Muhtemelen Engels’in kendisine emanet ettiği “Doğanın Diyalektiği” kitabının el yazmalarını bizzat bu sebepten uzun süre elinde tutmuş, saklamış, basıma göndermemiş, bu değerli eser ancak 1925 yılında sosyalist dünya ile tanışabilmiştir.

Demokrasiyi sınıflar üstü görme: Sosyalizme geçiş için demokrasinin gelişmesi ve derinleştirilmesini savunan Bernstein (ki bu gereklilik tespiti doğrudur) bu perspektifini şu formüle dayandırmıştır: “Demokrasi = Sınıf iktidarının yokluğu”[14] Yani ona göre demokrasi sınıf egemenliğini reddeder, demokrasi (laiklik kurumuna benzer bir şekilde) sınıfların iktidara eşit uzaklıkta olması demektir (ki bu da yanlıştır). Demokrasinin sınıfsal özü, en demokratik burjuva yönetiminin dahi bir burjuva egemenliği olması fikri o dönem ne yazık ki sosyalist literatürde çok net konulmuş değildir; demokrasinin bir sınıf egemenliği biçimi olduğu gerçeğinin doğru formülasyonu Lenin’i bekleyecektir.

Şiddeti reddetme: O dönem Avrupa sosyal demokrasisinin neredeyse tümünde adı konmamış temel ilke haline gelen (ve Kautsky’nin “Terörizm ve Komünizm” kitabında derin biçimde işlenen) bu eğilim, Bernstein’da bir amentü durumundadır. Sosyalistlerin şiddeti tercih etmedikleri aşikardır; ancak Engels’in “Tarihte Zorun Rolü” eserinde de belirttiği gibi, zor devrimci mücadelenin bir parçasıdır. Bernstein ise zoru ve şiddeti ufaktan da olsa gündeme getiren ve onu gerekli kılacak her türü siyasi plan ve projeyi (salt bu sebeple) reddetmektedir. “Proleter terörizminin gerici bir olgu olduğunu”[15] ve “Marksizm’in her türlü devrimci şiddet övgüsünden mutlaka sıyrılması gerektiğini”[16] söylemektedir. Bunun da bir partiyi sosyalizme varmak için hangi olası seçeneklere baştan mahkûm ettiği ortadadır.

Bunlara karşılık Bernstein çalışmasında bugün için de anlamlı olabilecek şu noktalara değinmiştir:

Tarımda ve sanayide küçük işletmeler: Kautsky bir çalışmasında bu tür küçük işletmelerin hızla eriyeceğini ve bunların yıkılarak büyük sermaye gruplarının mülkiyetine geçeceğini, ve mülkiyet sahibi kapitalistlerin sayısının azalarak tüm zenginliğin az sayıda işletme arasında paylaşılacağını öngörmüştü. Lenin de tarımda orta köylülüğün eriyerek tarım kapitalistleri tarafından yutulacağı şeklindeki klasik Rus Marksist öngörüsünü güçlendirdiği için bu yazıyı coşkuyla karşılamış ve “bunu bizim Narodniklere okutmak lazım” diyerek bu tezi desteklemişti.[17] Bu tezin doğru olmadığını Bernstein Almanya örneğinde rakamlarla ispat etti;[18] küçük işletme sayısının azalmak bir yana sürekli arttığını ortaya koydu. Gerçekten de “her şeye sahip bir avuç insan” ve “onları devletleştirdik mi tüm ekonomiyi kolektifleştirmiş oluruz” kolaycılığının pratikte hiçbir karşılığı yoktur. Bilindiği gibi tekelleşme küçük üretimi yıkar, ama onu yok etmez, onu yeniden üretir. Tekellere bağımlı olan, ama asla onlar tarafından mülk edinilmeyecek, kendi başına iş yapmaya devam edecek ve hayatta kalmaya çalışacak bir küçük ve orta işletmeler gerçeği sadece 1920 Almanya’sında değil, 2026 dünyasında da sosyalistlerin her zaman gündemindedir.[19] Hiçbir kapitalizm bunları “eritmeyecektir”, bunları tümüyle devletleştirmek söz konusu olamaz; bunlara yönelik özel politikalar geliştirmek (devrim öncesi ve sonrası) sosyalistlerin kritik ihtiyaçlarından biridir.

Kooperatifler: Bernstein kooperatif olgusuna büyük önem vermiştir. Doğru ve haklı biri biçimde “sosyalizmin özü kooperatifler düzenidir”[20] demektedir (yıllar sonra Lenin aynı formülü devrimci bir çerçevede yeniden üretecektir: “Proletaryanın iktidarı ele geçirdiği koşullarda uygar kooperatifler düzeni: bu sosyalizmdir”). O yıllarda Avrupa’da sosyalist işçi hareketinde kooperatif alanında ciddi bir pratik yaygınlık ve deney olduğunu Bernstein’dan öğreniyoruz. Verdiği bilgilere göre “1887’den 1897’ye kadar İngiltere’de işçi kooperatiflerinin sayısı 2 katına, üye işçi sayısı 851.211’den 1.468.955’e, mali varlıkları 11,5 milyon pound sterlinden 20,4 milyon pound sterline yükseldi.”[21] Bernstein’in çalışmasında konuda bugün için de anlamlı olabilecek vurgular şunlardır:

Tüketim kooperatifleri: Bernstein bunların önemli olduğunu, özellikle grevlerde sendikaların bu tüketim kooperatiflerinin desteğiyle ayakta kalabildiğini hatırlatmaktadır. Bu bugün bizler için de doğru ve önemlidir. Üretim kooperatifleri: Bernstein “kooperatifler yoluyla sosyalizme geçme” şeklinde Proudhoncu hayale elbette karşıdır. Buna karşılık gerek sanayide gerekse tarımda o dönem işçi kontrollü üretim kooperatiflerinin deneylerini, başarı ve başarısızlıklarını düzgün biçimde analiz etmiş ve şu sonuçlara varmıştır: Kapitalist toplumda kurulan her üretim kooperatifinin “batmaya mahkûm olduğu” doğru değildir. Sorun kooperatifin kendine seçtiği alan, iç yönetim ve organizasyon sorunudur. Sosyalist bir iktidar altında tüm işletmeleri devletleştirmek yerine (özellikle tarımda) bazılarında kooperatifleşmeye gitmek en doğru işletme modelidir. Ancak bu çözümün de sınırları vardır. Çok farklı ve çeşitlenmiş yeteneklerin gerekli olduğu büyük işletmelerde (bir otomobil fabrikası gibi) işçileri tek bir üretim öznesi olarak kooperatif mantığıyla örgütlemek zordur. Burada hiyerarşik yönetim bir zorunluluk olabilir.

Tüketim kooperatifleri: Bernstein bunların önemli olduğunu, özellikle grevlerde sendikaların bu tüketim kooperatiflerinin desteğiyle ayakta kalabildiğini hatırlatmaktadır. Bu bugün bizler için de doğru ve önemlidir.

Üretim kooperatifleri: Bernstein “kooperatifler yoluyla sosyalizme geçme” şeklinde Proudhoncu hayale elbette karşıdır. Buna karşılık gerek sanayide gerekse tarımda o dönem işçi kontrollü üretim kooperatiflerinin deneylerini, başarı ve başarısızlıklarını düzgün biçimde analiz etmiş ve şu sonuçlara varmıştır: Kapitalist toplumda kurulan her üretim kooperatifinin “batmaya mahkûm olduğu” doğru değildir. Sorun kooperatifin kendine seçtiği alan, iç yönetim ve organizasyon sorunudur. Sosyalist bir iktidar altında tüm işletmeleri devletleştirmek yerine (özellikle tarımda) bazılarında kooperatifleşmeye gitmek en doğru işletme modelidir. Ancak bu çözümün de sınırları vardır. Çok farklı ve çeşitlenmiş yeteneklerin gerekli olduğu büyük işletmelerde (bir otomobil fabrikası gibi) işçileri tek bir üretim öznesi olarak kooperatif mantığıyla örgütlemek zordur. Burada hiyerarşik yönetim bir zorunluluk olabilir.

Kapitalist toplumda kurulan her üretim kooperatifinin “batmaya mahkûm olduğu” doğru değildir. Sorun kooperatifin kendine seçtiği alan, iç yönetim ve organizasyon sorunudur.

Sosyalist bir iktidar altında tüm işletmeleri devletleştirmek yerine (özellikle tarımda) bazılarında kooperatifleşmeye gitmek en doğru işletme modelidir.

Ancak bu çözümün de sınırları vardır. Çok farklı ve çeşitlenmiş yeteneklerin gerekli olduğu büyük işletmelerde (bir otomobil fabrikası gibi) işçileri tek bir üretim öznesi olarak kooperatif mantığıyla örgütlemek zordur. Burada hiyerarşik yönetim bir zorunluluk olabilir.

1917 öncesinde sosyalist işçi hareketinde giderek büyüyen bir önem ve ağırlığa sahip olan “işçi kooperatifleri” olgusunun KP – SD ayrımından sonra gerilemesi ve gündemden kalkması, bugün üzerinde durulması gereken bir olgudur.

Bernstein olayından ve onu siyasal çalışmasından çıkarılabilecek sonuçlar bunlardır.

Rosa: Yeri doldurulamamış kayıp

Rosa Luxemburg, İkinci Enternasyonal içinde Alman SPD’deki konumu dolayısıyla da sözü dinlenen ve ağırlığı olan bir devrimci liderdi. Gelişkin bir kapitalist ülkenin devrimci bir sosyalist lideri olarak da 1914 çöküşünden sonra sosyalist hareketin devrimci bir rotada yürümesinde ciddi yönlendiriciliği ve katkısı olabilecek bir unsurdu. Onun erken ölümü, sosyalist hareketin devrimci kanadını (Rosa’nın eleştirileri ve uyarılarına rağmen) kendini pratik bir başarıyla, Ekim Devrimi pratik başarısıyla öne çıkaran Bolşevizm’in belirleyici etkisi altına sokmuştur. Bu etkinin pozitif ve negatif etkilerini ilerde ele alacağız.

Rosa’nın teorik-politik mirasını da tıpkı Lenin gibi kutsallaştırmadan, hataları ve doğruları ile ortaya koymak durumundayız. Önce onun en önemli hatasından başlayalım:

Rosa ve ulusal sorun: Ömür boyu aynı hatada inat etmek

Polonya Avrupa’da uzun yıllar, hatta birkaç yüzyıl boyu güçlü bir devlet ve kültürdü. Ulusal dili, eğitimi, kilisesi, bilim insanları, güçlü ordusu ve sarayı ile tüm Polonya halkının varlığını ve gücünü hissettiği bir siyasi olguydu. Bu ülke üç aşamada (1772, 1793, 1795) üç saldırgan ülke olan Çarlık Rusya’sı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Prusya tarafından parçalandı ve işgal edildi. Bu tarih itibarıyla Polonya yok edilmiş, “haritadan silinmişti” (Rus işgal bölgesinde “Polonya” kelimesi her yerden silindi ve yok edildi). Buna tüm kesimlerden Leh halkının tepkisi büyük oldu ve Polonya’nın yeniden bir ülke olarak bağımsızlığına kavuşması için işgale karşı direniş başladı. Bu dönemde kapitalizmin gelişmesiyle bu ülkede bir işçi sınıfı oluşmuş ve sosyalist düşünceler yayılmaya başlamıştı.

Tam bu noktada Polonya sosyalist hareketi içinde iki eğilim ortaya çıktı: Sosyalizm ile birlikte Polonya’nın bağımsızlığı için mücadele etmeyi savunan, sosyalizm ile yurtseverliği birleştiren Polonya Sosyalist Partisi (PSP) ve başını Rosa’nın çektiği, içinde J. Marchlevski, Leo Jogisches ve geleceğin Çeka kurucusu Feliks Cerzinski’nin yer aldığı SDKPİL (Polonya ve Litvanya Krallığı Sosyal Demokrasisi). Rosa ve partisi Polonya’nın bağımsızlığı hedefine şiddetle karşı çıkıyor, bunun eski egemenler olan soyluların ve burjuvaların şiarı olduğunu savunuyor, onu yerine her Polonyalı işçinin kendisini işgal eden ülkenin sosyalist hareketine katılarak orada sosyalizm için mücadele etmesini öneriyordu. “İşçi sınıfının vatanı yoktur” şiarının dogmatik bir uzantısı olan bu yaklaşım üç haydut ülke tarafından varlığı, kimliği ve kültürü silinmeye çalışılan bir halkın en haklı ve doğal tepkisini görmezden geliyor, haklı bir yurtseverlikle sosyalizmi birleştirmek yerine karşı karşıya getiriyor, “bağımsızlık ve sosyalizm” yerine “ya bağımsızlık ya sosyalizm” gibi saçma bir ikilemi sosyalist harekete dayatıyordu. Rosa “bağımsızlık fikri işçileri sınıf savaşından uzaklaştırır” görüşünü inatla savundu.[22] Lenin’le de bu konuda polemiğe giren Rosa’nın tavrına karşı Lenin haklı olarak “Polonya’nın bağımsızlığının sadece soyluların ve burjuvaların değil, işçilerin de talebi ve özlemi olduğunu” hatırlattı ve RSDİP olarak Polonya’nın bağımsızlığını net bir şekilde savundu. Rosa’nın dayattığı bu saçma ikilem, kendi partisini halk içinde daraltırken öbür partiyi (PSP) bu çatışmanın şiddeti içinde giderek milliyetçiliğe ve sağa kaydırdı. Bu tavrın mantıksızlığının ilk tezahür ettiği an, Polonyalı bir Marksist olarak Rosa’nın Alman SPD’sine katıldığı an gerçekleşti. Partinin (müzmin sağcı!) genel sekreteri İgnazs Auer bu katılımdan ötürü Rosa’yı tebrik ederken şunları söyledi:

Yürütme organlarında Polonya’nın bağımsızlığını saçmalık olarak görüyoruz. Gazete Robotnicza (Silezya’da çıkan bir Polonya gazetesi) finanse ederken milliyetçilik yapılmayacağı türünde katı bir koşul koyduk.

Yürütme organlarında Polonya’nın bağımsızlığını saçmalık olarak görüyoruz. Gazete Robotnicza (Silezya’da çıkan bir Polonya gazetesi) finanse ederken milliyetçilik yapılmayacağı türünde katı bir koşul koyduk.

Sonra samimileşerek şöyle dedi:

Polonyalı işçilere onları Almanlaştırmaktan daha büyük hizmet yapamayız, ama bu açıkça söylenmemeli. Her Polonyalıya seni göstereceğim.[23]

Polonyalı işçilere onları Almanlaştırmaktan daha büyük hizmet yapamayız, ama bu açıkça söylenmemeli. Her Polonyalıya seni göstereceğim.[23]

Buna cevap olarak Rosa, biraz asık bir suratla “amaçlarının asimilasyon değil entegrasyon” olduğunu hatırlattı. Ezilen halkın işçilerini işgalci ülke halkına “asimile etmeyi” önermenin dahi bir tür “ahlaksız teklif” olduğu açıktır; ancak Rosa mantık dışı tavrıyla Auer’in bu küstahlığını kanımca fazlasıyla hak etmiştir.

Sonuçta yıllar sonra Polonya bağımsızlığa kavuştuğunda iktidara Pilsudski liderliğindeki PSP geçti, ancak kurulan iktidar komünistlere de baskı yapan açık bir milliyetçi diktatörlük olurken Rosa’nın temelini attığı sol-sosyalist çizgi işçi sınıfını kazanamadı (bunun Kızıl Ordu’nun 1920 Polonya seferinin başarısızlığında önemli payı vardır). İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Avrupa halk demokrasileri içinde Polonya, ülke içi sosyalist dinamiği en zayıf olan ülke ve hep zincirin “en zayıf halkası” olarak kaldı; sistemin çözülmesi buradan başladı. Yıkılış sonrasında da Polonya halen Avrupa’nın en gerici ve ABD uşağı politikasını izlemektedir.

Sürekli kendini gözden geçiren, yenileyen ve hatalarından sıyrılmayı başaran Lenin’in aksine Rosa, bu akıl almaz püriten körlüğe ömrünün sonuna kadar inatla devam etti. İkinci Enternasyonal kongrelerinde ne zaman “ulusun kaderini tayin hakkı” ya da “Polonya’nın bağımsızlığı” sözü geçse anında itiraz etti.[24] Ömrünün son yıllarında yazdığı, Ekim Devrimi’ni değerlendiren broşürde, aşağıda ele alacağımız son derece değerli ve isabetli görüşlerin yanı sıra bu konudaki inadını sürdürdü: “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı”nın bir tür........

© sendika.org