Savaş ortamında İran’da etnik kimlikler ve solun tarihsel sınavı
Herkesin bildiğiyle başlayalım: İran’ın, dünya Şiilerinin lideri Ali Hamaney, savaşın başlamasından saatler sonra, Beyt-e Rehber’de yani ‘başkanlık sarayı’nda, bir füze yağmuruna tutularak öldürüldü.
Aslında 5-6 füze ile bütün yapıyı yerle bir etmek mümkünken, İsrail-ABD koalisyonu yaklaşık 30 füze kullanmıştı. Hamaney’i kuşkuya yer bırakmayacak biçimde yok etmek istedikleri anlaşılıyor.
Saldırı, bir kez daha, sözde müzakereler sürmekteyken gelmişti; kabul. Ama İslam Cumhuriyeti, nükleerden söz eden, ABD’ye, İsrail’e on yıllardır tehditler savuran bir ülke olarak son derece amatörce davranmıştı; bu anlamda da gerçekten rezil oldu, küçük düştü. Ben, olup biteni İsrail istihbaratının rejim içindeki ajanlarıyla açıklamak eğiliminde değilim. Sizi bulacakları yerde kalmaya devam ederseniz suçu başkalarına yıkmaya çalışmanız da budalaca olur. Rejimin, hiç değilse 12 Gün Savaş’ından ders çıkarması gerekirdi ama çıkarmamıştı. İslam Cumhuriyeti’nin bu ahmakça ihmalkarlığının İsrail ve ABD istihbaratlarının kıvraklığına yazılmasının bedelini ise ne yazık ki dünyanın bütün muhalifleri ödeyecek.
Bir de örneklerini ne yazık ki Türkiye solunda da gördüğümüz, tuhaf mistifikasyon çabaları var: “Hamaney, ölümü göze alarak Beyt-e Rehber’i terk etmedi ki ölsün de rejim konsolide olsun” diyen komünist kanaat önderlerine bile rastlıyoruz! Bu kafaların Türkiye’nin devrimci geleceği için söz alıyor olmasından ürküntü duyduğumu da açıkça ifade etmeliyim.
Düzen artık dikiş tutmaz
Şimdi, Hamaney’in yerine, silsile çerçevesinde kim ya da kimler getirilirse getirilsin, bu kişi, bizim sandığımız veya düşündüğümüz anlamda biri olmayacak. Bunu kimseyi aşağılamak için demiyorum. Bizim değerler dizgemizin bu insanların dünyasında bir karşılığı olmadığını düşünerek söylüyorum. Yani biz belki ahmak, beceriksiz, cahil ve barbar bulacağız ama o kişi de seçilecek ve görevini ‘hakkıyla’ yerine getirecek.
Saldırılarda ölenler arasında, Hamaney’in torunu da var ve bu çok acı. Anne babaların günahlarının bedelini çocukların ödemesi hep acı olacak. Fakat ölenlerden biri de Hamaney’in geliniydi ve o da İran İslam Cumhuriyeti’nin giysi rejimine, okul müfredatına ve birçok yasaya biçim veren Gulam Ali Haddad Adil’in kızıydı. Yani iktidar çetesi, kendi içinde bir evlilik yapmış, düzenin sazını tıngırdatmaya devam etmişti.
Benim kanaatim, bu saatten sonra Hamaney’in yerine kim gelirse gelsin düzenin dikiş tutmayacağı biçiminde. İsrail’in bölge ülkelerinin tamamında yapıp ettikleri, İran’da 12 Gün Savaşı’nın ilk gününde rejimin önemli kişilerine yönelik olarak düzenlenen başarılı suikastlar ve Hizbullah’a yönelik olarak çağrı cihazlarıyla düzenlenen operasyon rejimin yüzünü karartmış durumda. Hiçbir çıkar çevresi böylesine kolay biçimde av olan bir düzene sırtını dayayarak uzun erimli bir projeye girişemez. Olsa olsa ikili oynar.
Aslına bakarsanız İslam Cumhuriyeti çok önce sıfırı tüketmişti ve ben de bu cümleyi ilk kez burada kurmuyorum. Son yakındı ama bunun nasıl geleceğini, ne biçimde gözükeceğini kestiremiyorduk. Kuşkusuz hala belirsizlikler var ama şunu söylemek mümkün: Rejimin radikal tavizler vererek de olsa ayakta kalmayı başarması olasılığını artık geride bıraktık.
Molla rejiminin belli bir evresinde bile ekonomik olarak görece refah içindeki İran’da, son yıllarda yıldırım çarpmışçasına ağır bir yıkım söz konusu oldu. Bölgenin -en negatif anlamıyla da- yüzü Batı’ya dönük orta sınıflarından birini barındıran İran’ın orta sınıfı çöktü. Parasının alım gücü, yıllardır küçümsediği Afganların bile gerisine düşen bir ülkeyle karşı karşıyayız. Yurtdışına tatile giden, marka giyen, en önemlisi de lüksün ve nitelikli olanın farkında olan orta sınıf tükenmiş durumda. Ya ülkeden kaçmanın, kapağı Batılı bir ülkeye atmanın hevesi içinde ya da ülkesinde ve bir tür radikal perhiz hali içinde ve geçinebilmek için ek iş yapmaya çalışıyor.
Oysa rejimin uluları bütün bu süreçlerden hiç etkilenmedi. Tersine kaynaklarını Batılı ülkelere taşıdılar, oralarda mülkler edindiler, yatırımlar yaptılar. Rejim, bir yandan da ideolojik çıkarları uğruna, çevre ülkelerdeki İslamcı gruplara para yağdırdı. Ülke içinde ise müthiş bir silahlanma yarışına girdi.
İran halkı arasında, özellikle de etnik olarak Farslarda, Şahlık rejiminin bir kalıntısı da saydığım bir tür “ulusal gurur”dan söz edebiliriz. Yıllar yılı ikinci sınıf işlerde çalıştırdıkları Afgan göçmenlerin geldiği Afganistan’da halkın alım gücünün İranlıları sollaması işte bu gururu da incitiyor şimdi. “Ulusal gurur” denen şey her ne ise bununla şovenizm, ırkçılık, milliyetçilik arasında fazla bir mesafe olmadığı açık. Bu nedenle, tarih bilinci olmayan, cahil ve lümpen geniş kitlelerin sağa, milliyetçiliğe, ırkçılığa ve monarşik rejime çark etmeleri de kolay oluyor.
Kürtler, Azeriler, Araplar ve Beluçların konumu
Bu Şahçı eğilim kuşkusuz ki İran’daki öteki etnik kesimlerde de görünen bir anomali. Fakat esas olarak yoğun biçimde etnik olarak Fars kökenlilerde görülüyor. Bu konunun tarihsel nedenlerinin az çok öngörülebileceğini var sayarak üzerinde durmak istemiyorum. Şahçı kesimin tek sesli ideolojik konumlanışını gözeten öteki gruplar ise kendilerince tehlikeyi görüp ön almak, önlem almak adına ayrılıkçı söylemlere daha çok bağlanıyorlar. Beluçlarda da Araplarda da Kürtlerde de görünen bir eğilim bu: “Baba Şah’ın zamanında ezildik, yok sayıldık, Mollalar geldiler o mirası devraldılar; şimdi de oğul Rıza’nın gelişiyle aynı senaryonun yinelenmesine izin vermeyeceğiz” diyen bu gruplar içindeki ayrılıkçı, radikal eğilim bu tür gerekçelerle belirginlik kazanıyor.
2025 yılı sonu itibariyle İran’ın önemli azınlıkları açısından birtakım yakınlaşmalar hatta ortak çatı arayışları söz konusu oldu ve bunların bazıları somutluk kazandı. Bunlardan biri geçtiğimiz günlerde kurulmuştu ve “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” adını taşıyordu. Bu koalisyonda beş Kürt partisi bir araya gelmişti. Komala (Komele) Partisi adında, liderliği farklı iki ana grup var. Bunlardan Abdullah Muhtedi’nin liderliğindeki kanat Mehsa Amini isyanında “Junior Rıza” ile çok yakınlaşmış, bir lider olarak onun sekiz kişilik ekibi içinde yer almıştı. Bazı gruplar bu yakınlığı tehlikeli buluyor ve Muhtedi grubunu koalisyonda istemiyor. Ancak Muhtedi’nin Komele’si ile Rıza ve ekibinin bağı şiddetli bir biçimde kopmuş bulunuyor. Bunda en etkili öğe ise 5 Kürt partisinin koalisyon kararı ertesinde Rıza’nın bir açıklama yayımlayarak “İran’ın toprak bütünlüğü kırmızı çizgimizdir ve mollaları alt edip yönetimi aldığımızda milli ordumuz bu türden hareketlere karşı görevini yerine getirecektir” diyerek tehdit savurması oldu. Muhtedi ise Rıza’yı, var olmayan bir orduyla tehdit etmekle suçladı.
Öteki Komele ise komünist bir hatta durduğu için bu grupların ortaklığını “burjuva milliyetçiliği” olarak niteleyip uzak duruyor.
İran Azerbaycan’ında da talepleri federasyondan bağımsızlığa kadar değişiklik gösteren bir grup parti ve örgüt var. Bunlar özellikle 2025 yılından beri birtakım müzakereler gerçekleştiriyordu. Müzakereler 2025 yılının son günlerinde belli bir olgunluğa ulaşmış, bir ortak yol haritasına evrilmeye başlamıştı. Bu, Güney Azerbaycanlıların azımsanmayacak bir bölümünün Şehzade Rıza ile ortaya çıkabilecek monarşik bir rejime evet demeyeceği anlamına gelir. Bu süreçte de Güney Azerbaycan Türklerinin haklarını savunan ve buna karşın bağımsızlık, ayrılma gibi başlıklara hararetle karşı çıkan kesimlerin başında komünistler geliyor. Tabii onlar da monarşik rejime karşılar. Arap muhalefeti açısından bakacak olursak, “Ahvaz Milli Meclisi” adında bir çatı altında birleşmiş durumdalar. Bu gruplar, işgal altında olduklarını öne sürüyor ve bölgedeki petrol gelirlerinin bölge halkına verilmesi gerektiğini söylüyor. Bölgede federal yapıdan yana olan Ahvaz Demokratik Dayanışma Partisi adlı laik ve demokratik bir hareket de var. Onlar da toprak bütünlüğünden yanalar ama sosyal adalet talep ediyorlar ve Arap kimliğinin anayasal güvenceye alınmasını istiyorlar.
Sistan-Beluçistan’da ise “Sistan-Beluçistan Dayanışma Konseyi” adlı bir konseyden söz etmek mümkün. İslamcı radikal silahlı örgüt yani cihatçı örgüt Ceyş ül Adl, bir süredir cihatçı kimliğini biraz geri çekmek ve kendini Beluç Milli Ordusu gibi konumlandırmak çabası içinde. Bunların yanına Beluç halkının büyük çoğunluğunu temsil ettiğini düşünebileceğimiz Mevlevi Abdulhamid’i de eklemek gerek. Abdulhamid konseyin içinde resmi olarak bulunmasa da gölgesiyle var. Bir kez daha yinelemek gerekirse, Mevlevi Abdulhamid İslamcı dünyanın -bana kalırsa- en demokrat, en uzlaşmacı en ilginç liderlerinden biri olabilir (İslam ile yönetilen ülkelerin liderlerine mektup yazıp “laik bir anayasa oluşturun” diyen, “bizim, Müslüman olmayan vatandaşlarımız da var, onları İslam uyarınca düzenlenmiş bir Anayasaya göre yönetmek adil değildir” diyebilen biri. Bu yanıyla, çok etkili bir din adamı olmasına karşın laik kanatta duran biri olduğu düşünülebilir). Ceyş ül Adl, yakın zamanda yayımladığı deklarasyona “farklı inanç ve ideolojilere saygı” maddesini ekleyince elde edilmiş bu ortaklık zemininde solcularla ‘laik İslamcılar’ ve radikal İslamcılar aynı çatı altında buluşmuş oluyorlar. Tabii bu, bu çatı altındaki radikal sorunların ve büyük krizlerin “kurtuluşa kadar” ertelemiş olması anlamına geliyor.
Beluçlar, bu son sürecin başlangıcında, yani halk ayaklanmaları başladığında, ‘halkın muhalefetine bir lider gerekli ve şu an Rıza’dan başka aday gözükmüyor’ diyerek “Junior Rıza”ya destek vermişlerdi. Ama bu desteği son günlerde geri çekmiş durumdalar. Bunun gerekçeleri ise şunlar: Tıpkı Kürtler gibi Beluçlar da Pehlevi’nin imgesinde somutlanan monarşist milliyetçi cephenin, federalizm taleplerini bölücülük olarak nitelemesinden rahatsız oldular. Önceleri daha ılımlı ve esnek olan Rıza’nın giderek söylemini sertleştirmesi ve “bölücülerle milli ordumuz aracılığıyla mücadele edeceğiz” ifadesi Beluçlarda “aynı tas, aynı hamam” duygusunun oluşmasına neden oldu. 24 Şubat’ta Londra’da toplanan Beluç konferansında katılımcıların genel eğilimi Rıza’yı bir lider olarak değil, sürecin aktörlerinden biri olarak konumlamak oldu.
Mevlevi Abdülhamid ise “Şehzadeye kişisel bir düşmanlığımız yok ama o, çevresindeki aşırı milliyetçilerin tutsağı olmuş halde. Eğer Beluçların hakları anayasal güvence altına alınmayacaksa, Şehzade ile yürümek sarığı kaldırıp yerine taç koymaktan farklı olmayacaktır” diyor.
Hamaney’in ölümünün kimi Kürt, Arap ve Beluç gruplarında bir fırsat kapısının aralandığı biçiminde bir duygu yarattığını söylemek mümkün. Fakat her grubun kendince kimi ciddi kaygıları da var. Örneğin İran’daki Arap hareketleri bölgedeki petrol tesislerinin tahrip olması durumunda yerel halkın bundan çok zarar göreceğinin farkında. Hamaney’in köken olarak Güney Azerbaycanlı olması ise bölgede öteki halklara oranla daha fazla acı yaratmış gibi gözüküyor.
Komünistler, sosyalistler, demokratlar arasında savaştan yana olan ve “Junior Rıza”ya veya rejime destek veren herhangi bir parti ya da örgütün olduğunu söylemek mümkün değil. Bu kesimler, Hamaney’in ve rejimin faşist figürlerinin öldürülmesinden hoşnut olsalar da, bunun İsrail-ABD koalisyonunca gerçekleştirilmiş olmasından memnun değiller. Ülkenin iç savaşa sürüklenmesinden ya da emperyalizmin uydu devleti haline gelmesinden endişe ediyorlar.
Bu örgütlerin pek çoğu savaşın gelmekte olduğunun aylardır farkındaydı. “Bu konuda bir şey yapacak gücümüz yok. Bu nedenle bu durumu lehimize çevirmeliyiz” diyorlardı. Sol örgütler, özellikle de Halkın Fedaileri’nin çoğunluk bloğu zaten haftalardır yerel komiteler oluşturmaktan ve olası otorite boşluğunu bu komitelerle doldurmaktan söz ediyor. Sahiden de kısa bir süre içinde, büyük olasılıkla, içme suyu, yiyecek, ilaç ve benzin sıkıntısı doğabilir ve halkın bu ihtiyaçlarını karşılayacak mekanizmalar kurmak acil bir görev olarak İran solunun önünde bir ödev olarak duruyor.
Bütün bu tabloya baktığımızda durum sahiden ürkütücü gözüküyor. Çocuk istismarcısı bir manyak olan Trump’ın liderlik ettiği bir süper güç olarak ABD, bazı hallerde onu da yöneten vampir dinci, binlerce insanın katili Netanyahu ve bunların kuklası konumundaki beceriksiz ve ahmak “Junior Rıza” İngiltere, Fransa gibi ülkeleri de yanına alarak bölgeye çullanmış bulunuyor. Fakat karşılarındaki ülkenin temsilcileri de daha 6-7 hafta önce binlerce yurttaşını sokaklarda makineli tüfeklerle tarayan barbar bir güç. Hiçbir inandırıcılığı, hiçbir meşruiyeti kalmamış iğrenç bir din devletinin temsilcileri olan Mollalar… Şehzade Rıza’nın monarşi sevdası, azınlıkları bağımsızlık sevdasına doğru kışkırtıyor.
Bu tür bir ortamda, böylesine parçalanmış, bölünmüş bir toplumu yalnızca güçlü, birleşik bir sol kurtarabilir. “Ülkeyi mollalardan temizlediğimizde, bütün azınlıklar insanca haklara sahip olacak” güvencesini verebilecek ve bu konuda inandırıcı olabilecek tek kesim, solcular, devrimciler olarak görünüyor. Ama onlar da özellikle Şahçı kanadın “Devrimi mollalarla birlikte siz yaptınız, siz de sorumlusunuz” saldırısı altındalar. Umalım ki İran solu ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak adlı bu tarihsel görevi başarabilecek kıvraklığa ve güce sahip olsun.
