menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gezi’nin 13. yılında geleceği bugüne çağırmak

36 0
30.05.2026

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar, yalnızca varolanla yetinmedi. Köleler özgürlüğün, köylüler ortak yaşamın, işçiler sömürüsüz bir dünyanın, kadınlar eşitliğin, halklar bağımsızlığın düşünü kurdu. Ütopyalar, tam da çürümenin derinleştiği, mevcut düzenin insanları nefes alamaz hale getirdiği böylesi zamanlarda doğdu.

Bugün de böylesi bir tarihsel eşiğin içindeyiz. Savaşların süreklileştiği, emeğin değersizleştirildiği, doğanın yağmalandığı, gençliğin geleceksizliğe mahkûm edildiği, milyonlarca insanın yalnızlık, borç ve güvencesizlik içinde yaşamaya zorlandığı bir çağda yaşıyoruz. Hayatın kendisi parçalanıyor. İnsan ilişkileri rekabet üzerinden kuruluyor; dayanışmanın yerini piyasa, ortaklığın yerini bireysel kurtuluş arayışı alıyor. Kentler betonla, zihinler korkuyla, toplum ise kutuplaştırma ve çaresizlik duygusuyla kuşatılıyor.

Kapitalizm, bugün yalnızca emeği sömürmüyor; zamanı, hafızayı, geleceği ve umudu da tüketiyor. Tam da bu nedenle ütopya artık bir lüks veya soyut bir varsayım değil, yaşamsal bir ihtiyaçtır. Çünkü ütopya, olmayan bir dünyaya kaçış değil; olması gerekeni bugünün içinde arama cesaretidir. Geleceği beklemek değil, onu bugünden kurmaya başlamaktır. İnsanlığın büyük kırılma anlarında ortaya çıkan bütün tarihsel deneyimler (Paris Komünü, işçi konseyleri, halk meclisleri, özgürleşme hareketleri ve isyanlar) bize aynı şeyi gösterdi; kadere razı olunmadığında tarihi değiştirme potansiyeli harekete geçer.

Bu nedenle Gezi, yalnızca bir direniş değildi. Gezi Parkı protestoları, geleceğin kısa süreliğine bugünde görünmesiydi. İnsanların birbirine benzemeden yan yana durabildiği, dayanışmanın rekabeti bastırdığı, korkunun yerini cesaretin aldığı, sokakların yeniden toplumsallaştığı bir andı. Kimsenin aç kalmadığı, kimsenin yalnız bırakılmadığı; bilginin, emeğin, mizahın ve umudun ortaklaştığı o günlerde insanlar yalnızca bir parkı savunmadılar; başka bir yaşam ihtimaline işaret ettiler ve bunu belirli oranlarda somutladılar.

Bugün, Gezi’nin 13. yılında mesele geçmişi nostaljiyle anmak değildir. Mesele, o kısa karşılaşmanın içindeki geleceği büyütebilmektir. Çünkü böyle bir gelecek, kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Onu; mahallelerde, forumlarda, dayanışma ağlarında, direniş çadırlarında, kooperatiflerde, işyerlerinde, kampüslerde, kadın mücadelelerinde, ekoloji direnişlerinde yani hayatın tam içinde birlikte kuracağız.

Yaşayan ütopya tam da budur; henüz tam doğmamış olan geleceğin bugünün içinde filizlenmesidir. Ve belki de şimdi en büyük ihtiyaç, karanlığı tarif etmekten çok, birbirimize yeniden ışık olabilmektir.

Geleceğin güne izdüşümü

Bazı tarihsel anlar vardır; yaşanmakla kalmaz, insanların dünyayı algılama biçimini de değiştirir. Gezi işte böyle bir andı. Başlangıçta birkaç ağacı, bir parkı, kamusal bir alanı savunma çabası gibi görünen olay, çok kısa sürede yıllardır biriken öfkenin, sıkışmışlığın ve nefessizliğin toplumsal patlamasına dönüştü. Çünkü mesele yalnızca beton değildi. İnsanlar hayatlarının her alanına yayılan tahakküme, yoksullaşmaya, yalnızlaştırılmaya, geleceksizliğe, buyurganlığa ve değersizleştirilmeye itiraz ediyordu.

Bütün bunların yanında Gezi’yi tarihsel kılan yalnızca itiraz değildi. Asıl önemli olan, o günlerde başka bir yaşam ihtimalinin görünür hale gelmesiydi. İnsanlar birbirini tanımadan dayanışma kurdu. Yemekler paylaşıldı, revirler oluşturuldu, kütüphaneler kuruldu, sokak hayvanları unutulmadı; hiç kimse kimseye “Sen kimsin?” diye sormadan yardım etti. Kısa süreli de olsa, gerçek bir toplumsallık deneyimi ortaya çıktı. Rekabetin yerine dayanışmanın, korkunun yerine cesaretin, yalnızlığın yerine ortaklaşmanın geçtiği bir deneyimdi bu.

Belki de Gezi’nin en büyük gücü, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirmesiydi. Çünkü kapitalizmin ve sermaye iktidarının en büyük başarısı, insanları yalnızlaştırmak, birbirinden koparmak ve kendi dar hayatlarına hapsetmektir. Gezi ise tam tersine insanları birbirine yaklaştırdı. Uzun zamandır ilk kez insanlar yalnızca aynı sloganı değil, aynı hayatı paylaşabileceklerini de gördüler.

Sokaklar yeniden toplumsallaştı. Normal zamanlarda birbirine değmeden geçen insanlar; forumlarda konuştu, birlikte düşündü, birlikte korktu, birlikte direndi, birlikte güldü. Mizah, yalnızca bir eğlenme biçimi değil; korkuya karşı kolektif bir savunma hattı haline geldi. Çünkü Gezi’de insanlar yalnızca baskıya karşı çıkmıyor, aynı zamanda yeni bir yaşam kültürü yaratıyordu.

Bu nedenle Gezi, tamamlanmamış da olsa derslerle dolu ve hala önemini koruyan bir deneyimdi. İnsanların birbirine benzemeden yan yana durabildiği, farklılıkların düşmanlık nedeni değil ortak yaşamın parçası haline gelebildiği, kararların daha doğrudan tartışıldığı, paylaşmanın doğal kabul edildiği bir yaşam biçimiydi.

Gezi bize şunu somut biçimde gösterdi; başka bir hayat yalnızca mümkün değil, aynı zamanda bugünden başlayarak yaşanabilir bir şeydir. Bugün görevimiz, o kısa süreli pratiğin hafızasını korumak ve onu gündelik hayatın içine taşıyacak yollar bulmaktır.

Kriz, parçalanma ve yeni kuşatma biçimleri

Bugün Gezi’yi hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanmış toplumsal bir pratiği anmak değildir; aynı zamanda o tarihsel anın neden süreklileşemediğini, neden kalıcı bir toplumsal dönüşüme evrilemediğini de anlamaktır. Çünkü Gezi’nin açığa çıkardığı toplumsal enerji, siyasal bir gerilimden çok daha derin yapısal bir krizle karşı karşıya kaldı.

Söz konusu kriz, salt yerel değil, küresel bir karakter taşıyordu. Kapitalist dünya sistemi, son on yıllarda üretim........

© sendika.org