Gezi’den bugüne yazılı bir mektupla
Toprağımız, suyumuz, ormanımız ve dağlarımızın bugün başına gelenlere baktığımızda, 13 yıl önce Gezi Parkı’nda halkın yükselip yayılan çığlığının ne denli haklı bir isyanın sesi olduğu görülür. Haziran Direnişi günümüzde yurt ve çevre hakkı mücadelesini, emek ve demokrasi mücadelesinin bir parçası boyutuna taşımıştır. Doğa aktivisti bir gazeteci olan Hakan Tosun’un fotoğraf makinesiyle birlikte üstünde ne varsa alınıp dövülerek öldürülmesi, çevre hakkına karşı sermayenin pervasız tutumunun boyutuna da işaret eder. Bugün Gezi’yi dün olduğundan daha bir kararlı savunuyor ve bu uğurda can vermiş, sakat kalmış, hapsedilmiş tüm yoldaşlarımızı bir ağacın mektup diliyle Hakan Tosun nezdinde saygıyla selamlıyoruz.
Biliyor musun fotoğraf makinesiyle yanıma geldiğin isyana gebe o bahar gününü hiç unutmadım. Şu günlerde her yerde gördüğüm “Hakan Tosun’a ne oldu?” sorusunun eşliğindeki bakışların beni on iki yıl önceki Hakan’ın gözlerine götürdü.
Doğanın sesini kendi ışığına düğümleyen gözlerin ruhundaki fırtınayı, fotoğraf makinen ise olaya hangi gözle baktığının resmini yansıtmaktaydı. O günlerde Gezi Parkı’nın doğası olarak diken üstünde yaşıyorduk. Yanı başımızda toprağı deşerek sıyıran koca makinelerin gürültüsü ve dibimize yaklaşan tehlikeyle kedi-köpek, börtü böcek hep birlikte nöbetteydik. Koşup gelmiştin. Hoş geldin, iyi ki geldin Sevgili Hakan, toprağın, karıncanın, ağacın suyu yüzü hürmetine başımız üstündesin. O gün bu gündür seninle sadece yan yana değil can cana olmayı sağlamanın gururuyla yaşadık.
Gezi Parkı’nda biz ağaçlara yönelik tehlikeyi sezen, doğasına kentine sahip çıkan insanlar geceyi çadırlarda geçirip sabah kahvaltısı için az ötede oturarak halka oluşturmuşlardı. Senin yanında, üzerinde lise forması olan genç bir delikanlı vardı. Ona dönerek “bakar mısın Çınar şuna, ne kadar doğru ve o kadar çarpıcı sözler” diyerek, benimle yakınımdaki genç fidan arasına çekilmiş pankartı gösterdin: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser – Karl Marx” Ben bu gence “Çınar” deyişine takılı kalmıştım. İnsanların varlığımdan esinlenip çocuklarına ad koyması tahmin edersin ki çok hoşuma gitti. Kökümden yaprak uçlarıma kadar halaya durur gibi gururla şöyle bir ırgalandım.
Sonra sen pankartın çevresinde peş peşe deklanşöre basarak fotoğraf çektin. Yetmedi, pankartın yanında zafer işareti yaparak poz veren Çınar’ı da bir güzel memnun ettin.
Sevgili Hakan, o geceyi tedirgin geçirmiştik çünkü hava soğuktu ve çadırların üstü çiyle kaplanmıştı. Güneş yükseldikçe ortalık daha çok ısınıyordu. Gezi’nin bekçileri simit, peynir ve domatesten oluşan kahvaltılarını bitirmiş; parktan gelip geçenlerin bir an durup ilgiyle baktığı ve yer yer eşlik ettiği “kırılsa da kanadımız asiye çıksa adımız/duyan duysun bilen bilsin gülüm/böyledir bizim sevdamız” türküsünü seslendirmekteydi. Sen kâh ayağa kalkıp çekim yaparak kâh oturup not alarak kendini henüz durgun su gibi yol alan direnişin havasına fazlasıyla kaptırmıştın. Bense baştan aşağı ışıl ışıldım. İnsanların, kendileri ve genel olarak yaşam için ne kadar değerli olduğumu bilmeleri, biz canlı nebatları inanılmaz gönendirmiş hatta en koyusundan göğertmişti de.
Nasıl öyle olmasın ki Sevgili Hakan! Hayat biraz da senden benden, şuracıkta kıvrılıp yatan kediden köpekten, karıncadan, solucandan tepemizde........
