menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ben övgümü geri aldım

24 0
27.05.2026

“Ya sabır” çekmek kültürümüzde var. Çünkü o kadar sinir bozucu, saçma sapan, “yok canım daha neler!” diyebileceğimiz olaylarla, hallerle, kişilerle karşılaşıyoruz ki “la havle” çekmek kaçınılmaz oluyor. Hele bir de nezaket sınırlarını insana, doğaya, diğer canlı türlerine kadar uzatmanın evrensel bir ahlaki ilke olduğunun bilincindeyseniz ilk ağzınıza gelenleri söyleyemediğinizden canınız daha fazıla sıkılır.

AKP’li yıllar birçok alanda gerilemenin, aşınmanın, erezyonun olduğu yıllar olarak anılacak. En başta din ve ahlak arasında zorunlu bir bağın olmadığı ortaya çıktı. Bir kişi dindar ya da dinci bir söyleme sahip olabilir, bazı dini ritüelleri yerine getirebilir ama aynı kişi çok rahatlıkla haksız ihalelerle zenginleşen ahlak yoksunu biri de olabiliyor, gördük.. Çocuk tacizcisi biri dini bir vakıfta çalışabiliyor, gördük.. Dinci biri trafikte insan öldürünce, babasının partisinden dolayı ceza verilmediğini gördük. Kadro ve atamalarda liyakat aranmadı dinci partiye yakın olanlara. Daha sayısız örnek verilebilir. Din ve ahlak arasında bir bağın olmadığını küresel bir kanıtı değil midir Siyonist İsrail devletinin Filistinlilere uyguladığı soykırım..

Dil ve davranış, söz ile eylem uyuşmak zorunda değildir.Din ve ahlak arasında varsayılan bağ çok da güçlü değilmiş yani. Bir düşünsenize hiçbir dile sahip olmadan yalnızca davranışlarımız üzerinden ahlaklarımız test edilebilir olsaydı daha net konuşabilirdik bu ahlaklı olmak konusunda. Sırf tavırlar, davranışlar daha objektif veriler sunabilirdi.

İnsan olmak demek artısı ve eksisi ile bir dile ve onun içinde, üstünde, imkanları ve zorlukları içinde hareket etmek demektir. Bizim memlekette herkes biraz hazırcevaptır, biraz nüktedandır, biraz muhabbetçidir. Biraz da söze, konuşmaya fazla bel bağlama eğilimindedir. Gündüz düşü görmek gibidir sözcükler, konuşmalar. Bir süre sonra gerçekliğin yerine geçerler ve hayali bir mutluluk sağlarlar. Saatlerce ahlak veya devrim hakında konuşmak bizi otomatik olarak ahlaklı veya devrimci kılmayacağı gibi; sanki bu uğurda çok da çabalamışız izlenimi yaratır. Lafla peynir gemisi yürümez ama çok laf psikolojik bir doygunluk yaratır, bu da ataleti körükler. Sözün kötü kullanımına bir örnekte Memleket ahalisinin aralarında çıkan kavga dövüşlerinin hitap bozukluklarından doğan şeklidir. Herhangi bir tartışmada “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” cümlesi çok sık kullanılır. Karşılıklı felsefi ego sorgulamanın, bir kişilik arayışının ya da benlikle ilgili bir varoluşsal ifadesi olmayacağına göre, bunu duyan muhatabı bir aşağılamaya maruz kaldığını anlar, yerinde duramaz, kavgaya girişmesi de an meselesidir muhtemelen. CHP binasına polis zoruyla giren kıdemli Kılıçdaroğlu yanlısı erkek milletvekili bozuk bir dille, kendisine tepki gösteren kadın milletvekiline “Bize konuşma, Özgür’e git sor” şeklinde nezaket dışı konuşabilmesi hem de kameralar önünde bunu yapması işin vehametine taze bir örnektir.

Deniz Baykal kendine hayran bir genel başkandı. Yakışıklı, boylu boslu, (seçmen kitlesi nedense pivot genel başkanları sever) perçemli, toplumbilim hocası, iyi konuşan, hatip… Benzeri birçok yakışıklı erkek gibi kendine hayrandı Baykal. Parti meclisi toplantılarında yaptığı konuşmalarda kendi kendini izleyen, kendi rolüne kendini çok kaptıran, kendini çok seven ve kurduğu takibi zor her uzun cümlede kendine olan hayranlığını biraz daha artıran bir tempo içindeydi. Kendi kendine konuşur gibiydi. Partinin durumu, ülkenin hali, seçim kazanılması filan hep ikinci plandaydı. Ona bir sahne, bir kürsü, bir başrol gerekliydi. CHP Genel Başkanlığı onun için kendi aksini izleyebilecek bir ayna makamdı. Kendisine hayranlığı onu yakışıksız bir “gönül macerası” ile siyaseten son buldu. Genel başkanlık gidince çabucak söndü, o ışıltılı Baykal’dan eser kalmadı. Ayna makam gidince, o hayran bakışları kaybedince hayat kaynağı da tükendi. Siyaseten küçümsediği, önünü açtığı ve “ bir yılda bırakır gider” dediği Erdoğan, centilmenlikten uzak bir kaset hamlesi ile hiç acımadan onu siyasetten sildi.

Kılıçdaroğlu ise Baykal gibi “erkek güzeli” değildi. Halkçı sayılacak tipi ile öne çıktı. En önemli özelliği dürüstlük denildi. AKP uzun bir zaman akçalı bir eksiğini aradı ama bulamadı. Dönem dönem iktidara zor anlar da yaşattı. Man Adası belgeleri ve İstanbul yürüyüşü çok ses getirdi. Çok ciddi acemilikler de yaptı. Başta Ekmeleddin ve dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet demek gibi…

İlginç olan şey Baykal’daki narsistik tutum Kılıçdaroğlu’nda “dürüstlük” üzerinden geri döndü. Fiziksel değil ama davranışsal olarak kendini doğrunun vücut bulmuş hali olarak görmeye başladı. Hatta bu kendini “en dürüst” görme tutumunu bir çeşit kendine tapınma ideolojisine dönüştürdü. Memleketteki tek dürüst siyasetçi olarak kendini görmeye başladı. Kendi dışındaki insanlarının da ahlaklı ve dürüst olabileceklerini unuttu sanki. Hele asgari........

© sendika.org