Bizim kendi bayrağımız var
İran ve ABD-İsrail arasında başlayan ve daha şimdiden bir cihan harbini andıran savaş, bütün siyasal gelişmelerin eksenini belirliyor. Devletleri yönetenler ve devletleri yıkmak isteyenler, bu savaşın yarattığı yeni gerçeklik içerisinde kendilerini yeniden konumlandırmaya, yol bulmaya ya da yol açmaya çalışıyor. Bu büyük belirleyenin dışına düşen, düşmeyi başarabilen hiçbir şey yok. Zira savaş gibi saflaştırıcı, herkesi kendi bayrağı altında toplanmaya zorlayan, ara yolları yıkarak gelişen bir olgu karşısında pozisyon oluşturmak, kendi bayrağını açmak var olmanın koşulu haline geliyor. Türkiyeli sosyalistler de bu konjonktürde, ayrıştırıcı ve saflaştırıcı bir belirleyen olarak pozisyon almaya ve hatta başka öznelere de aynı işlemi uygulayarak onları da saflaştırmaya çabalıyor ya da nezaketi bir kenara bırakıp her şeyi olduğu gibi ifade etmek gerekirse ‘mış’ gibi yapıyor.
Savaşın her iki tarafının da dışlarındaki siyasal ve toplumsal güçleri yanlarına çekmeye çalışmalarında bir tuhaflık yok. Savaşan iki taraf mümkün olduğunca çok aktörü kendi safına almak, alamadığı güçleri ise en azından pasifleştirmek ve böylece bölgedeki bütün siyasal dinamikleri ve dahası özneleri hesaplaşmalarının yan aktörlerine hatta faktörlerine indirgemeye çalışıyor. ABD “özgürlük”, İran ise “vatan savunması” adı altında bölgenin devrim dinamiklerini yedekleme ve etkisizleştirme siyaseti izliyor.
Ancak görülüyor ki yalnızca savaşın tarafları değil, Türkiye’deki sosyalizm iddialı kişi ve partilerin de önemli bir kesimi, “ezilenlerin” bu savaşta bağımsız bir özne olamayacağını düşünüyor. “Savaş koşullarında devrimci durum nedir, ezilenlerin örgütlü gücü ne kadardır, savaş durumunda devrimci olanaklar mevcut mudur?” gibi basit sorular dahi sorulmadan kısa yoldan sonuca varılıyor. Devrim iddiası olduğunu söyleyenler, yine devrimciliğin kendisiyle çelişkili olarak ve son tahlilde “Ya ABD’nin ya da İran rejiminin tarafındasın; bunun dışında ezilenler için hiçbir olanak yok” demeye getiriyorlar. Dahası bağımsız tutum vurgusu yapanların bile bir bölümü kafa karışıklıklarının bir yansıması olarak dönüp dolaşıp fail ABD, mağdur İran rejimi denklemi kurarak son tahlilde örtük de olsa rejim savunusu yapar hale geliyorlar.
Çoğu yorumda daha da ileri gidilerek Kürtler ve diğer halk güçleri, iki bloktan birinin yanında “kullanılan” faktörler gibi ele alınıyor.
Bu ve benzeri yaklaşımlar baştan itibaren yanlış bir varsayımdan yola çıkıyor. İran’daki tüm halklar ve ezilenler dışından gelip sürece dahil olan güçler değil. Onlar zaten kendi tarihsel mücadeleleri içinde hem rejimle hem de emperyalist müdahalelerle yıllardır mücadele eden siyasal öznelerdir. Daha birkaç yıl önce milyonları rejime karşı harekete geçiren ve dünyayı etkileyen ‘Jina’ isyanı ya da birkaç ay önce yoksulluğa karşı ayağa kalkan milyonlarca emekçi bu gerçeği hatırlamaya açık olanlar için yeterince ikna edici örnekler olarak hafızalardaki yerini koruyor.
Sorulması gereken soru bu nedenle şudur: Neden Kürtler, Beluçlar, halklar, işçiler, kadınlar velhasıl kelam ezilenler başlı başına “bir taraf” olarak değil de yalnızca “dahil olan faktörler” olarak görülüyor?
Bu yaklaşım çoğu zaman açıkça ifade edilmese de şovenizmden ve ezilen sınıfları, halkları ve kesimleri özne olarak görmeyen bakış açısından beslenmektedir. Bu anlayış aynı zamanda devrimciliği ıskartaya çıkartan ve devrimleri egemenlerin gölgesine mahkûm eden bir yaklaşımdır. Bu bakış açısında devlet sahibi olmamak, egemen bir güç olmamak ve devamında inkârın flulaştırdığı alanda var olmaya çalışmak tüm ezilenleri tabi olması gerekenler olarak kodlamaktadır.
Devlet olmayan bir halkın ya da ezilenlerin bir başka bölüğünün uluslararası siyasette taraf olarak kabul edilmemesi, emperyalist ya da sömürgeci güçlerin bakış açısından anlaşılabilir. Devletlerarası sistem zaten egemenliğini devlet formu üzerinden kurar. Bu sistem için halklar ve ezilenler değil devletler hatta gelinen aşamada birkaç devletin konuşabildiği, geriye kalanların ise boyun eğdiği ya da zorla hizaya alındığı bir denklem kabul görmektedir.
Ancak kendisini sosyalist ya da demokrat olarak tanımlayan çevrelerin de tersi iddialarına karşın realitede aynı mantıkla düşünmeye eğilim göstermesi ciddi bir teorik ve politik sorun olarak öne çıkmaktadır. Çünkü sosyalizmin tarihsel perspektifi devletlerin değil, halkların ve emekçi sınıfların özne olduğu bir dünya fikrine dayanır.
Devrimciler pasifist ve genel bir savaş karşıtlığının ötesinde savaşın taraflarının emperyalist ve gerici karakter ve amacını teşhir etmekle yetinemez. Savaşı ortaya çıkaran koşulların ortadan kaldırılmasını odağa çeken bir perspektiften hareket ederek kendi alternatif hattını inşa eder.
Bu nedenle bugün Ortadoğu’daki çatışmayı yalnızca iki blok arasındaki bir mücadele olarak görmek, farkında olmadan egemen aklının kavramlarıyla düşünmek anlamına gelir.
Bu noktada devrimci siyasetin uzun süredir üzerinde durduğu ve somutlaştırmaya giriştiği Üçüncü Yol yaklaşımı üzerinde durmakta yarar var. Bu yaklaşım garip biçimde çoğu zaman yanlış anlaşılabilmektedir.
Üçüncü Yol, bazı çevrelerin anladığı ya da anlamak istediği gibi pasiflik ya da tarafsızlık........
