Yerleşimci sömürgeciliğin sürekliliği ve yeni yüzleri: Filistin ve Lübnan üzerine bir okuma
Fotoğraf: Batı Şeria’nın Hebron kentinin güneyindeki Yatta köyünde İsrailli yıkım ekipleri bir okul binasını yıkarken, Filistinli bir çocuk elinde bayrağıyla (AFP)
7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım ve 2026’da yeniden başlayan Lübnan işgalini anlamak için geliştirilmiş çok sayıda teorik çerçeve vardır. “Çatışma”, “işgal” veya “insan hakları ihlalleri” gibi tanımların içine sığmayan temel bir gerçekliği görmezden gelmemek gerekir: İsrail savaşan devletlerden biri veya uluslararası hukuku ihlal eden bir aktör olmanın ötesinde yerli halkı ortadan kaldırarak yerine yeni bir toplum inşa etmeyi hedefleyen yerleşimci sömürgeci (settler colonialism) bir yapıdır. İnsan hakları çerçevesi ihlalleri belgelemek, mağdurları görünür kılmak ve uluslararası baskı oluşturmak için güçlü bir araç setidir. Ancak İsrail bağlamında “ihlaller” normdan sapma” değil yapısal işleyiş biçimidir ve İsrail, uluslararası insan hakları hukukunu kendi lehine araçsallaştırmaktadır. “İhlal” söylemi, yapının kendisini sorgulamaktan çok, onun “aşırılıklarını” düzeltmeye odaklanır.
Shivangi Mariam Raj’ın “enkaz temelli düzen” kavramının gösterdiği gibi, yerleşimci sömürgecilik uluslararası hukukun “boşluklarını” ve “muğlaklıklarını” sistematik olarak kullanır. Bu, kurallara dayalı düzenin çöküşü değildir, bu uluslararası hukuka uymamanın başarısızlığı değildir, bu sadece bir insan hakları ihlali de değildir: Filistin, İran ve Lübnan’da tanık olduğumuz şey, yıkımın mimarisidir. İsrail şubat ayından bu yana çok sayıda temiz su kaynağını tahrip etmiş, sanitasyon altyapısını yıkmış, yol ve köprüleri bombalamış, ambulanslara ve sağlık merkezlerine saldırmış, gazetecileri ve sağlık görevlilerini öldürmüştür. Çok sayıda Filistinli akademisyenin ve Patrick Wolfe, Fayez Sayegh, J. Kēhaulani Kauanui, Lorenzo Veracini gibi teorisyenlerin onlarca yıldır vurguladığı gibi yerleşimci sömürgecilik çerçevesi bir okuma pratiği olarak İsrail’in saldırıları bağlamında gelişen olayları, söylemleri, yasa değişikliklerini, şiddet biçimlerini ve en önemlisi de yapısal işleyişi anlamlandırmayı daha mümkün kılar.
Sömürgecilik ve yerleşimci sömürgecilik: Teorik bir ayrım
Sömürgecilik (kolonyalizm), bir devletin veya grubun, başka bir toprak ve halk üzerinde egemenlik kurması, kaynaklarına el koyması, nüfus yapısını dönüştürmesi ve yerli halkı siyasi, ekonomik ve kültürel olarak boyunduruk altına alması süreci olarak tanımlanabilir. Klasik sömürgecilik, genellikle denizaşırı toprakların işgali ve yerleşimci kolonilerin kurulmasıyla ilişkilendirilse de 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren işgal, yerleşimci sömürgecilik ve apartheid gibi biçimlerle varlığını sürdürmüştür. Bu süreç 1492’den bu yana devam etmektedir. Bu tanım, sömürgeciliği bir “olay” değil, 1492’den bugüne uzanan yapısal bir süreç olarak kavramamızı sağlar.
Avrupalı sömürgeciler tarafından bedenleri ve toprakları sömürülebilir ve harcanabilir olarak görülen Küresel Güney’in sömürgeleştirilmesi ırksal üstünlük, patriyarka ve kapitalizm ekseninde derinleşmiştir. Klasik sömürgecilik (Fransız Cezayir’i, İngiliz Hindistan’ı, Portekiz Angola’sı), öncelikli olarak yerli emeğinin sömürülmesi üzerine kurulmuştur. Sömürgeci güç, yerli halkı yerinden etmekle ilgilenmez; onları ucuz işgücü, vergi mükellefi ve pazar olarak kullanmak ister. Bu modelde, yerli halkın varlığı sömürü için gereklidir ve bu nedenle korunması (belirli bir biçimde, belirli bir sınır içinde) gerekir.
Yerleşimci sömürgecilik çalışmaları, antropoloji disiplininin bir eleştirisine dayanan farklı bir bilimsel araştırma alanı olarak ortaya çıkmıştır. Yerleşimci sömürgecilik, soykırımcı karakteriyle klasik sömürgecilikten ayrılır. Koloninin toprağının tümünde sürekli olarak hak iddia eden yerleşimci sömürgecilik, yerli kültürün, sosyoekonomik sistemin ve tarihin yanında yerli halkları yok etmeyi hedefler. İsrail Filistinlilerin emeğini sömürmekle yetinmez, asıl hedefi Filistinlilerin varlığını her yönüyle ortadan kaldırmaktır. Yerleşimci sömürgeci “kalmak için gelir”. Klasik sömürgecilik yerli emeğini sömürmeyi hedeflerken, yerleşimci sömürgecilik yerli halkın kendisini ortadan kaldırmayı hedefler. Bu nedenle, yerleşimci sömürgecilikte ‘insanlıktan çıkarma’ (dehumanization) dönemsel bir strateji değil, kurucu bir unsurdur. İsrail’in 2008’de resmileştirdiği “çimleri biçme” politikasının adı, bu insanlıktan çıkarmanın açık bir ifadesidir: Filistinliler, aşırı büyümüş ve zaman zaman biçilmeye hazır otlara benzetilmektedir. Bu metafor, tesadüfi değildir; yerleşimci sömürgeci mantığın özünü yansıtır: Yerli halk, toprak üzerinde bir “bitki”dir ve temizlenmesi gerekir. Fayez Sayegh, 1965’te yayımladığı Zionist Colonialism in Palestine başlıklı çalışmasında, Siyonizm’i tam olarak bu çerçevede analiz etmişti. Sayegh’e göre Siyonizm, bir arada yaşama veya asimilasyonu reddeden, bunun yerine ırksal ortadan kaldırma (racial elimination) ilkesine dayanan bir ideolojidir. Sayegh’in teorik katkısı, yerleşimci sömürgeciliğin sadece bir “toprak talebi” değil, aynı zamanda bir ırksal tahakküm projesi olduğunu göstermesidir.
Yerleşimci sömürgeciliğin ideolojik meşruiyet aracı, terra nullius (boş toprak) kavramıdır. Yerli halkların insanlıktan çıkarılarak yok sayılması işlemi toprakların terra nullius ilan edilmesini meşrulaştırmış ve işgal için gerekli zeminin oluşmasına olanak sağlamıştır. Terra nullius, fiziksel olarak “hiç kimsenin olmadığı toprak” anlamına gelmez. Aksine, hukuki ve politik olarak önemsiz kabul edilen insanların yaşadığı toprak anlamına gelir.
Yerli halkların, “insan” kategorisinin dışına yerleştirilmesi süreciyle birlikte üzerinde yaşanılan toprak da terra nullius haline gelir ve böylece onların toprak üzerindeki hakları görünmez kılınır. Erken dönem Siyonist yazarlar Filistin’i “boş” veya “nüfussuz” olarak tanımlayarak yerli halkları, “insan” kategorisinin dışına yerleştirmiş ve böylece onların toprak üzerindeki haklarını en başından görünmez kılmaya çalışmıştır. “Palestine from Above[1]” projesi kapsamında bir araya getirilen arşiv materyallerinin de gösterdiği gibi, Osmanlı döneminden İngiliz mandasına ve nihayetinde İsrail işgaline kadar uzanan süreçte Filistin’de havadan çekilmiş fotoğraflar, haritalar ve filmler kasıtlı olarak insan unsurundan arındırılmıştır. Bu görüntüler, boş bir arazi izlenimi yaratarak, bölgeyi karmaşık toplumsal dokusundan ve kadim sakinlerinden soyutlayıp sadece bir kaynak ve bir stratejik alan olarak yeniden tanımlamayı mümkün kılmıştır. Oysa 1948 öncesi Filistin, kuzey yarısı Akdeniz iklimine sahip, Filistinlilerin ve diğer halkların tarım yaptığı bir ülkeydi. Sasa’nın çarpıcı tespitine göre, 1948’de etnik temizliğe uğramış 418 Filistin köyünün yüzde 44’ünün üzerinde, bugün İsrail milli parkları ve doğa rezervleri bulunmaktadır. Ağaçlar, sadece toprağı fiziksel olarak işgal etmekle kalmaz, aynı zamanda köylerin varlığını da toprağın altına gömer. Burada amaç soykırımın izlerini silmek ve mülteci haline getirilenlerin geri dönüşünü engellemektir. İsrail’in son yıllardaki ‘çölü yeşillendirme’ söylemi de bu sömürgeci terra nullius mantığının doğrudan sonucudur. İsrail mevcut yerli bitki örtüsünü yani 800.000’den fazla zeytin ağacını sökerek yerine çevrecilerin “çam çölü” olarak adlandırdığı, biyolojik çeşitliliği yok eden, yangına son derece müsait Avrupa kökenli çam ormanları dikmiştir.
Yerleşimci sömürgecilik anlayışında önemli kavramlardan bir diğeri de yerlidir (Indigenous). Yerlilik (indigeneity) ontolojik bir öz değil, sömürgeci karşılaşma içinde ortaya çıkan bir konumdur (Kauanui, 2016). Kauanui’nin vurguladığı gibi, şimdi ABD ve Kanada (ve Filistin) olan topraklardaki insanlar, başka yerlerden gelen yerleşimci sömürgecilerin gelişinden önce kendilerini “yerli” olarak tanımlamıyorlardı. Onlar, sömürgeci mülksüzleştirme, insanlıktan çıkarma, uzaklaştırma, ayırma, ikame etme ve reddetme süreci sonucunda yerli hale geldiler. Başka bir deyişle, bir halkın yerli olması, onun sadece bir toprakla kadim bağlarıyla değil, aynı zamanda yerleşimci sömürgeci şiddetin hedefi olmasıyla da tanımlanır.
İsrail, Filistin topraklarını sürekli olarak ilhak etmekte, yerleşimler inşa etmekte ve yerli nüfusu (Filistinlileri) ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Lübnan’da ise Litani Nehri’nin güneyinde “nüfusu boşaltılmış bir bölge” yaratma hedefi, aynı mantığın Lübnan topraklarına yayılmasıdır. Wolfe’a göre, yerleşimci sömürgecilikte “eliminasyon” (ortadan kaldırma) bir “an” değil, bir yapısal eğilimdir. Bu eğilim, farklı dönemlerde farklı biçimler alır: doğrudan katliam, etnik temizlik, zorla asimilasyon, yasal ayrımcılık, demografik mühendislik, hapsetme (konsantrasyon kampları, açık hava hapishaneleri), vb. Ancak tüm bu biçimlerin altında yatan mantık aynıdır: yerli halkı topraktan koparmak, onların varlığını imkansız hale getirmek.
Bu bağlamda Nakba bir olay değildir; 1948’de başlayan ve bugün hâlâ devam eden yapısal bir sürecin adıdır. Yerleşimci sömürgecilik bitmiş bir “olay” değil, her gün yeniden üretilen bir işleyiştir. Bu çerçeve, İsrail’in Filistin ve Lübnan’daki saldırılarını anlamak için hayati önem taşır. 2006 Dahiya Doktrini, 2006’dan bu yana “çimleri biçme” mantığının derinleştiği çok sayıda operasyon (2008 Dökme Kurşun, 2014 Koruyucu Hat Operasyonları, 2023-2026 Gazze soykırımı ve 2026 Lübnan işgali), ayrı olaylar değil, aynı yapının farklı anlarıdır. Her yeni saldırı, bir öncekinin cezasızlıkla sonuçlanmasının ürettiği özgüvenle daha şiddetli, daha yıkıcı ve daha açık hale gelir.
Dahiya’dan Gazze’ye, Gazze’den Lübnan’a “daimi güvenliğin” yapısal tezahürleri
Dirk Moses’in “daimi güvenlik” (permanent security) kavramı, yerleşimci sömürgeciliğin “insanlığın vicdanını şok edecek” şiddeti kullanma hakkını saklı tutmasının yapısal mantığını ifade eder (Moses, 2021). Daimi güvenlik mevcut tehditlerin yanısıra gelecekteki tehditleri de ortadan kaldırmayı hedefler. Bu mantıkta, “düşman” bugün yenilmiş olsa bile, onun çocukları yarın yeniden direnişçi olabilir. Moses, daimi güvenlik mantığının en açık ifadesinin, çocukları “gelecekteki tehdit” olarak hedef almak olduğunu gösterir. Bu, yalnızca Nazilere özgü bir “sapma” değil, modern devlet aklının yeniden üretimini süreklileştirdiği bir mantıktır.
Daimi güvenlikte, gruplar homojen tarihsel aktörler olarak yeniden inşa edilir. Bir topluluğun bazı üyelerinin işlediği suçlar için, o topluluğun başka bir yerdeki üyeleri cezalandırılabilir. Bu nedenle, daimi güvenlik zamansal bir genişleme talep eder: Sadece şimdiyi değil, geleceği de işgal etmek ister. Daimi güvenlikte, gruplar yaptıkları için değil, yapabilecekleri için hedef alınır. Bu, “meşru müdafaa” mantığının radikal bir genişlemesidir. İsrail’in Litani Nehri’nin güneyinde “askerden arındırılmış ve nüfusu boşaltılmış bir bölge” oluşturma hedefi, tam olarak bu ön alıcılık mantığının ürünüdür. Hizbullah henüz bir saldırı düzenlememiş olsa bile, “potansiyel tehdit” olarak kodlandığı için, onun var olma koşulları (nüfus, altyapı, toprak) sistematik olarak yok edilmektedir. Daimi güvenliğin üçüncü özelliği, gerçek güvenlik ihtiyaçlarından çok paranoyak tehdit değerlendirmeleri tarafından yönetilmesidir. Burada söz konusu olan tehdidin gerçekliği değil, algılanma biçimidir. Paranoyak özne, sürekli olarak kendine yönelik bir komplo görmekte ve bu komployu bozmak için harekete geçmektedir.
İsrail, Nakba’yı “bitmiş” ilan ederek, Filistinli mültecilerin geri dönüş talebini “geçmişte kalmış” bir mesele olarak kodlar. Bir yandan da daimi güvenlik mantığı çerçevesinde bu geçmişin geleceğe sızmasını engellemeyi hedefler. Filistinli mültecilerin geri dönmesi, İsrail için bir “gelecekteki tehdit” olarak görülür. Bu nedenle, geri dönüşü fiziksel ve sembolik olarak engelleyecek her türlü araç- duvarlar, yerleşimler, yasalar ve ağaçlar- meşru hale gelir.
Süreklilik: Dahiya’dan Gazze’ye yerleşimci sömürgeciliğin yöntemleri
İsrail’in Lübnan’da sivilleri ve sivil altyapıyı toplu cezalandırma stratejisinin resmi adı Dahiya Doktrini’dir. Burada en dikkat çekici olan unsur, sivil/asker ayrımının bilinçli olarak ortadan kaldırılmasıdır. Yerleşimci sömürgecilikte, yerli nüfusun tamamı potansiyel bir tehdittir ve bu nedenle meşru hedeftir. Bir köyden İsrail’e ateş açıldığında, o köyün tüm sakinleri- kadın, erkek, çocuk, savaşçı vb.- aynı “kolektif” suçun parçası haline gelir. Loizos’un ifadesiyle, bu mantıkta “ne savaşçı olmayanlar ne de masumlar vardır” (Loizos, 1998: 650).
İsrail Lübnan’da bugün Hizbullah’ı “terörist örgüt” olarak kodlayarak, onun tabanını oluşturan Şii nüfusu da meşru hedef kabul etmektedir. Nüfusun yaşam koşullarını imkansız hale getirilmesiyle başlayan bu süreç, yerleşimci sömürgeciliğin “yerli halkı ortadan kaldırma” hedefinin açık tezahürüdür. Filistinliler, sürekli olarak “varoluşsal tehdit” olarak kodlanır. Bu kodlama, onların yaptıkları şeylerden çok, oldukları şeyle ilgilidir: Filistinli olmak, potansiyel bir tehdit olarak görülmek için yeterlidir.
2023 yılından beri Gazze’nin neredeyse tümüyle yıkımıyla devam eden Gazze Doktrini, Amal Saad’ın ifadesiyle, “tam kuşatma, etnik temizlik ve soykırım” anlamına gelir. Önceki operasyonlardan farkı, ölçek ve doğrudanlıktır. Dahiya mantığında hedef “sivilleri cezalandırmak” iken, Gazze’de hedef “sivilleri ortadan kaldırmaktır”. Gazze’nin büyük bir kısmının enkaz haline getirilmesi, bu doktrinin sonuçlarıdır.
2026’da Lübnan’ın güneyinde yenide başlayan saldırılar, İsrail’in farklı operasyonlardan edindiği saldırı biçimlerinin bir arada kullanılmasıyla devam etmektedir. İsrail, hem Dahiya’nın toplu cezalandırma mantığını (Beyrut’un yoğun nüfuslu mahallelerini bombalayarak), hem “çimleri biçme”nin periyodik şiddetini (Hizbullah’ı zayıflatmak için düzenli saldırılar düzenleyerek), hem de Gazze’deki topyekün yıkım mantığını (Litani Nehri’nin güneyinde askerden arındırılmış ve nüfusu boşaltılmış bir bölge oluşturarak) uygulamaktadır.
Yerleşimci sömürgeciliğin yeni yüzleri
Yerleşimci sömürgeci işleyiş ve daimi güvenlik mantığının araçları ve meşruiyet biçimleri tarihsel olarak değişir. Günümüzdeki en önemli noktalardan biri dijitalleşme ve biyokimyasal teknolojilerin bu mantığa eklemlenme biçimleridir. Moses’in çerçevesi, bu teknolojilerin daimi güvenliği daha “verimli” ve daha görünmez kıldığını görmemizi sağlar. Savaşlarda, hedef belirleme süreçleri giderek daha büyük oranda algoritmalar tarafından yönetilmektedir. Gelişmiş İHA platformlarında, insanlar “tavsiye edilen hedef” (recommended target) ve “öngörülen tehdit” (predicted threat) olarak sabit bir veri akışı içinde ve insanlıklarından tamamen soyundurularak yeniden kodlanmaktadır. Dijital araçların savaş sahasında kullanımı her geçen gün yeni yöntemlerle artmaktadır. Artık belirlenmiş bir savaş alanı yoktur; insansız hava araçlarıyla mahallenin her köşesi artık birer cephedir.
Dijitalleşmiş saldırıların yanında biyokimyasal araçların kullanımı da giderek yaygınlaşmaktadır. Delft Teknoloji Üniversitesi’nden araştırmacılar, 2024-2026 döneminde bölgede 248 beyaz fosfor saldırısı tespit etmiş ve bu saldırıların yaklaşık yüzde 39’unun sivil alanları hedef aldığını açıklamıştır.
Beyaz fosfor, oksijenle temas ettiğinde kendiliğinden tutuşan, yüksek sıcaklık derecelerine ulaşarak yanan kimyasal bir maddedir. Ciltte kemikleri yakacak kadar derin yanıklara, solunum yetmezliğine ve ölüme neden olur. Çok az bir miktarı bile öldürücüdür. İsrail, beyaz fosforu “askerlerinin hareketini gizlemek” ve “Hizbullah savaşçılarının hareketini daha görünür kılmak” için kullandığını iddia ederek, bu maddeyi yangın silahı olarak değil, taktik bir araç olarak kullandığını iddia etmektedir. Bu gerekçelendirme, yerleşimci sömürgeci mantığın uluslararası hukuku nasıl araçsallaştırdığını ortaya koymaktadır. Bunun yanında beyaz fosforun etkileri, daimi güvenlik mantığının zamansal boyutunu da gözler önüne sermektedir. Beyaz fosforun, toprağa nüfuz ederek su kaynaklarını zehirlediği, uzun süreli solunum rahatsızlıklarına, kardiyovasküler sorunlara ve gelecek kuşaklarda genetik hasarlara yol açtığı bilinmektedir: Çocuklar gelecekteki tehdit olarak hedef alınmaktadır. Her yeni saldırı bir öncekinin cezasızlıkla sonuçlanmasıyla mümkün hale gelmektedir.
Yerleşimci sömürgeci çerçeve, Filistin ve Lübnan’daki savaşın yalnızca bir “çatışma” veya “insan hakları krizi” olarak anlaşılamayacağını göstermiştir. Bu çerçeve, sürekliliği, yerli nüfusun hedef alınma biçimini, daimi güvenlik anlayışının zamansal mantığını, uluslararası hukukun araçsallaştırılmasını ve yeni teknolojilerin mevcut İsrail politikalarının sürekliliğinde ve dönüşümünde ne rol üstlendiğini ortaya koymaktadır. İsrail’in 2006’da Lübnan’da denediği toplu cezalandırma yöntemi, Gazze’de sistemleşmiş, ardından Lübnan’a geri dönmüştür. Dijital ve biyokimyasal araçlar, yerleşimci sömürgeciliğin hedefini değiştirmemiş, sadece uygulama biçimini dönüştürmüştür.
[1] https://forensic-architecture.org/programme/exhibitions/palestine-from-above
Kauanui, J. K. (2016). A structure, not an event. Lateral, 5(1).
Loizos, P. (1998). Genocide. In J. Krieger (Ed.), The Oxford Companion to Politics of the World. Oxford: Oxford University Press.
Moses, D. (2021). The Problems of Genocide: Permanent Security and the Language of Transgression. Cambridge: Cambridge University Press.
Raj, S. M. (2026). Welcome to the rubble-based order. Communis Press, 5 Nisan.
Saad, A. (2024). The Gaza Doctrine. Al-Shabaka.
Sasa, G. (2025). Oppressive pines: Uprooting Israeli green colonialism and implanting Palestinian A’wna. Environmental Politics.
Sayegh, F. (1965). Zionist Colonialism in Palestine. Beirut: PLO Research Center.
Wolfe, P. (2006). Settler colonialism and the logic of elimination of the native. Journal of Genocide Research, 8(4), 387-409.
