İran solu üzerine
Önce savaşın geldiği aşamadan kısaca bahsetmekte fayda var.
İran, geçtiğimiz 100 yıl içinde biri meşruti (1906) biri İslami (1979) olmak üzere iki devrim gerçekleştirmiş, ardından 8 yıl süren büyük bir savaş (Irak) yaşamıştır. ABD-İsrail saldırısı kuşkusuz İran için son yüz yıl içinde yaşadığı dördüncü büyük tarihsel dönemeçtir. Diğer üçünden farkı, bir varlık yokluk mücadelesi olmasıdır.
Feodal bir monarşiden sınırlı bir burjuva cumhuriyete geçmiş, 1979’da kendi tarihinin en büyük devrimini yaparak İslam Cumhuriyeti’ni kurmuş, Irak’la yaptığı savaş bu cumhuriyeti pekiştirmiştir. Sonraki yıllarda Velayet-i Fakih ideolojisiyle Ortadoğu’da “Şii Direniş Ekseni” oluşturarak ABD ve İsrail’in bölge üzerindeki hegemonya savaşını engellemeye çalışmıştır.
Meşrutiyet, kapitalist monarşi, devrim, savaş ve Direniş Ekseni ile hayat bulan İran, yeniden ama bu sefer sonucu kestirilemez, onu çok yıpratan, nerdeyse yarım asır geriye götüren tarihinin en büyük savaşıyla karşı karşıya. Bu savaş İran devletinin uzun yıllar baskı altında tuttuğu toplumsal muhalefet için yeni yollar açabileceği gibi rejimin daha da radikalleşmesini ya da kendi içinde reforme olmasını getirebilir. Ama her şeyden önemlisi savaş emperyalizmin kendi içinde yaşadığı ekonomik krizi ve siyasi rekabeti çırılçıplak ortaya sermiş, bu durum nesnel olarak dünya devrimcileri ve emekçilerine özgürlük ve sosyalizmin yeni yollarını açmıştır, bu şimdiden görülmektedir. “Ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” sloganındaki ikinci şık şimdi daha günceldir. Yol bulmaktan ziyade yol açmak ön plandadır.
Savaş özünde sürüyor. Yeniden başlama ihtimali göz ardı edilemez.
İran en büyük kozu olan Hürmüz Boğazı’nı tutmaya devam ediyor.
Ateşkes görüşmelerinde İran nükleer silaha gidecek uranyum zenginleştirme çalışmalarında ABD’nin istediği 20 yıllık moratoryumu kabul etmiyor. Öte yandan uranyumun enerji için zenginleştirilmesinde kesinlikle taviz vermiyor.
ABD’nin savaşı sürdürmeye niyeti yok. Ateşkesten elde edeceği kazanımlardan, artık ne kadar olursa bir galibiyet, bir Pirus zaferi çıkarmaya çalışıyor.
İsrail Başbakanlık Ofisi’nin savaş sürerken Netanyahu’nun gizlice Suudi Arabistan ve BAE’ye gittiğini açıklaması, ardından her iki ülkenin savaşa bilfiil katıldığının basına servis edilmesi gayet önemli bir bilgi olarak kamuoyuna ulaştı. Suudilerin ve İsrail dostu Körfez Emirliği’nin böylesi fırsatçı bir yaklaşıma girmeleri elbette ABD ve İsrail’in zafer kazanacağından son derece emin olmalarındandı. Bu, iki kişi kavga ederken üçüncü kişinin nasıl olsa tuttuğum taraf çok güçlü ve galip gelecek, bir tekme de ben atayım diyerek kavgaya girmesine benziyor. İran savaşırken elbette bu akbabaların farkında değildi. Boks ringinde boksörü havluyla serinleten antrenör ringe çıkıp rakibe yumruk atabilir mi, bu alçaklar adeta bunu yapmış.
Savaşın NATO içinde yarattığı kriz devam ediyor. Almanya’nın “İran savaşı stratejisi olmayan bir savaştır” açıklamasına öfkelenen Trump Almanya’dan beş bin askerini çekeceğini açıkladı. NATO’nun geleceği tehlikede! Bu bir spekülasyon değil. NATO’nun içinde kuruluşundan beri böyle derin çatlaklar hiç oluşmamıştı. İngiltere Kralı Charles’ı Trump’la zirve yapmaya iten de budur.
Savaştan en büyük zararı görenlerin başında yer alan BAE 50 yıldır üye olduğu OPEC’ten ayrıldığını açıkladı. Artık OPEC’in kota sınırlaması olmadan petrol satmak istiyor. Savaş zararlarını başka türlü karşılayamayacağını düşünüyor. Bu arada İran kendisine en az İsrail kadar düşmanlık yapan BAE’ye füze atmaya devam ediyor. BAE’nin İran’a nerdeyse İsrail kadar düşmanlık beslemesi daha önce bilmediğimiz bir durumdu! BAE’nin 11 milyonluk nüfusunun sadece 2 milyonu BAE vatandaşı, nüfusun geri kalanı, başta Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Filipinliler olmak üzere dış ülkelerden istihdam ettiği yabancı işçiler. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Arap devletleri bölgesinde ve dünyada modern kölelik endeksinde yüksek bir orana sahip. “Kafala” denilen iş disiplininde işçilerin pasaportlarına el konulmakta, çok düşük ücretlerle uzun saatler zorla çalıştırılmaktadırlar.
İran’da kıtlık yok ama enflasyon yüzde 90’a ulaşmış durumda.
İran’ın güney limanları ABD ablukası yüzenden kapalı. İhracat durmuş vaziyette.
İran rejimi içinde ABD ile müzakereler konusunda yekpare bir bütünlük olmadığı anlaşılıyor. İçeride Devrim Muhafızları ve Müçteba Hamaney’e karşı çok daha radikal bir kanadın olduğu anlaşılıyor. Bunu Pakistanlı yetkililerin açıklamalarından anlayabiliyoruz. Mealen, “müzakere toplantılarında bizi ABD den daha çok İran’ın kendi içindeki kararsızlıkları, anlaşmazlıkları uğraştırıyor” diyorlar.
Ateşkes sonrası idamlar, mülkiyete el koymalar ve kitlesel hapsetmelerde, içinde meclis başkanı Kalibaf’ın da bulunduğu radikal kanadın asıl karar alıcı olduğu ileri sürülüyor.
Hem Müçteba hem Kalibaf kanadı “yabancı işgalcilere karşı kahramanca direniş” söylemiyle toplumsal bütünleşmeyi arttırmaya çalışıyor. İran-Irak savaşında olduğu gibi, bombalamaların hem asker hem sivil kayıplara yol açması, kentlerde “şehadet kültürünü” yaygınlaştırıyor.
İran İslam Cumhuriyeti aşağıdan halkı seferber ederek, savaş milliyetçiliğiyle kamuoyunu yeniden şekillendirerek rejimi güçlendirmeye odaklanıyor.
İran savaşı, emperyalist hegemonya krizinde makas değişimi için bir mihenk taşı özelliğini korumaya devam ediyor. Pandoranın kutusu açıldı bir kere, kolay kolay kapanmaz. Emperyalizmin bu meşruiyet krizini ve onu takip edecek olası iktisadi-siyasi krizlerini devrimcilerin ve emekçi sınıfların iktidar mücadelesinde bir kaldıraç gibi kullanması gerekiyor. Ukrayna savaşı, Gazze soykırımı, İran ve Lübnan savaşı, dünya halklarında savaş konusunda çok ciddi bir rahatsızlığı, eylemsel karşı koyuşu beraberinde getirmektedir. Savaşın 21. yüzyıldaki nitelikleri, görülmemiş derece namertliği, uluslararası savaş hukuku konusunda vurdumduymazlığı ve yapay zekâ temelli bir aşamaya geçişi çok ciddi bir tartışma konusudur artık. Bu aşama dünya devrimciliği için muazzam fırsatlar doğurmaktadır. Emperyalizmin laneti bugün halkların gözünde çok açık ve somut bir olgu iken safları sıklaştırmak ve ortak cephe ve birlikler kurmak için vakit kaybedilmemelidir. Burada önemle belirtilmesi gereken husus, örgütlü devrimciliğin yaygınlaşmadığı, birleşik cephe ve enternasyonallerin kurulmadığı koşullarda dünya haklarındaki savaş karşıtlığı emperyalist saldırganlığı dizginleyecek bir boyuta ulaşamayacağıdır.
İran savaşı gelecekte ABD’nin ne Rusya’ya ne de Çin’e karşı kafa tutmasının hiç kolay olmayacağını gösterdi. Bu minvalde birçok kesim ABD’nin kafasında her daim var olan bir Pasifik savaşını kaldıramayacağını yazıp çizmeye başladı. Yani ileride maruz kalacağımız olay bir dünya savaşı olmayabilir. Pasifik’te diğer müttefik devletler ABD’nin peşinden gitmeyip başlarının çaresine bakabilirler. Tayvan muhalefet partisi liderinin Çin ziyareti bu bağlamda okunabilir.
NATO içindeki Avrupa kanadı, ön hazırlığını (fikirsel!) yaptığı bir Rusya savaşından vazgeçmiş görünüyor.
Savaşın Türkiye’ye yansımalarına ilişkin son gelişme ise AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklaması oldu: “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmamız gerekiyor ki, Rus, Türk ya da Çin etkisi altına girmeyelim.” Bu tür açıklamalar Avrupa’nın ABD’siz bir gelecek ihtimaline hazırlandığını, ancak şimdiden ellerinin ayaklarına dolandığını gösteriyor. Avrupa bir yandan ABD’siz bir gelecek nasıl olacak onu düşünüyor. Öte yandan ABD’siz bir gelecekte etrafının Rus, Çin ve Türk saldırganlığı ile çepeçevre sarılacağını, buna karşı nasıl bir “Avrupa savunma mimarisi”(!) oluşturacağını çaresizce tartışıyor.
NATO’nun temmuz ayında Ankara’da yapılacak toplantısındaki tartışmaların dış tehditlerden ziyade NATO’nun kendi içindeki politik çatlakların onarılması olacağı şimdiden anlaşılıyor.
Trump’ı savaş konusunda isteksiz, ateşkes konusunda gerçekçi yapan üç şey daha var: Bir NATO’nun Ankara toplantısı, iki savaştan dolayı mayıs ayına ertelenen Çin-ABD zirvesi ve sonuncusu ise kasım ayında yapılacak olan Amerikan seçimleridir. Her üçü de savaşta fren etkisi özelliğindedir.
İran solunun emperyalist savaş karşısındaki tutumu
Makaleyi yazmaya başlamadan önce; Avrupa, ABD ve Kanada’ya dağılmış olan İran solunun savaş ve savaştan sonraki İran’a dair çeviri yazılara ve söyleşilere ulaşmaya çalıştık. Bu politik argümantasyonda gördüğümüz en olumsuz eksiklik Türkiye ve Kürdistan devrimcilerinden, komşu olduğu Türk ve Kürt halklarından ve İran Kürdistan’ında ortak bir koalisyon kurmuş Kürt partileri ve askeri kuvvetlerinden hemen hemen hiç bahsedilmemesi ve savaşa dair yayımladıkları bildirilerin yarısının emperyalist saldırıyı asıl hasım olarak görmeyip bildirgelerini sadece “Kahrolsun Molla diktatörlüğü” sloganıyla bitirmeleridir. Bu çizgi, her ne kadar sol söylemlerle bezeli olsa da içten içe emperyalizmle uzlaşma çizgisidir. Emperyalist savaş bağlamında İran solunun görüşleri ciddi ayrışmalar ve farklı yaklaşımlar içermektedir.
İran solunun sol kisve ile emperyalizmle uzlaşmacılığı arayan partileri dışında bir diğer kesimi, mevcut savaşı ABD ve İsrail emperyalizmine karşı yürütülen bir anayurt savunma savaşı olarak değerlendirmektedir. İran işçi sınıfı, gençler, kadın özgürlük hareketi ve İran halklarının yıllardır sürdürdükleri mücadeleye gözünü kapatmakta, onları devletin yanında saf tutmaya çağırmaktadır. Bu bakış açısına göre, savaşta İslamcı hükümetin yanında durmak şeref ve onur meselesidir! Bir diğer sol kesim ise “üçüncü yol” arayışıyla, “ne emperyalist savaş ne diktatörlük” şeklinde bir tutum sergilemektedir. Bu yaklaşım, rejimin işçi sınıfı ve İran halkları üzerindeki baskılarını, emperyalizmle mücadele bahanesiyle aklanmayacağını savunmaktadır. Her ne kadar antiemperyalizm vurgusu zayıf olsa da doğru bir çizgidir.
İran savaşı bağlamında Türkiye solu ile Kürt siyaseti arasında ciddi görüş ayrılıkları yaşandığı, sol çevrelerin İran konusunda ikili dayatmayı (ulusal/sınıfsal) aşmakta zorlandığı ve Kürtlerin “üçüncü yol” perspektifini gerçekçi bulmayıp ya da ciddiye almayıp topyekûn “işbirlikçi” ilan edilmesi yönünde yanlış bir tutum sergilemesi düşündürücüdür.
İran solu savaş ortamında “ulusal” ve “sınıfsal” öncelikler arasında bölünmüş bir görüntü sergilemektedir. Çok söz edilmeyen bir diğer mesele, İran solunun ülke devriminin siyasal stratejisini oluştururken sadece kendi içindeki ezilen ulus ve ulusal topluluklarla değil, komşu halkların devrimcileriyle enternasyonal ilişki geliştirme anlayışına sahip olmaması, varsa sınırdaş ülkenin jeopolitik avantajlarını ele almamasıdır. Bizde de “bölge devrimi” ve bununla bağlantılı Ortadoğulu devrimci hareketlerle ilişkiler THKP-C’nin 70’li yılların başında geliştirdiği “Ortadoğu Direniş Çemberi” anlayışını saymazsak ancak son 20 yıl içinde yeni yeni gelişmeye başlayan bir siyasettir. Hâlâ üzerinde yeterince durulduğu söylenemez.
İran solu bugün kendi içinde çok parçalı, varlığını büyük ölçüde sürgünde devam ettiren, ülke içinde ise yerel işçi hareketleri ve sokak hareketlerinin tabanında çok zayıf bir şekilde kendini gösteren bir güçtür. Buna rağmen savaşa ve devrime dair yüksek perdeden bildiriler yayımlamaktadırlar. Yalnız bu bildirilerin önemli bir eksiği var. Mesela, İran Komünist Partisi emperyalist savaş hakkında uzunca bir değerlendirme yaptıktan sonra sözlerini “Kahrolsun gerici iktidar” sloganıyla bitiriyor. “Kahrolsun emperyalizm” yok, eleştirinin sivri ucu sadece İran İslam Cumhuriyeti’ne! İranlı Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi, isimli inisiyatif de benzer şekilde, savaşa dair son söz olarak sadece “Kahrolsun kapitalist İslam Cumhuriyeti” sloganı atıyor. Bir diğer komünist yapı İran İşçi Komünist Partisi’nin basın bildirisinin başlığı, “Bu savaşa yanıt İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesidir”. Son bir örneği de kendilerini “laik-demokrat” olarak niteleyen cumhuriyetçi dört bloktan verelim. Bunların bildirgelerinde de “emperyalizm, emperyalist savaş” kelimeleri hiç geçmiyor. ABD ve İsrail saldırılarının durdurulmasını istiyorlar ama bu saldırganlığı kınadıklarına dair tek bir kelime dahi yok! Hatta kamuoyuna sundukları metin, savaştan İran ile ABD-İsrail emperyalizmini eşit derecede sorumlu tutuyor. İran’ın “gerginliği tırmandıran maceracı politikalarının” (!) savaşa zemin hazırladığını iddia ediyorlar. İslam Cumhuriyeti ateşkesi kabul etmeyi “tazminat alma ve saldırganı cezalandırma şartına bağlamamalıdır” diyorlar. Genel itibarıyla savaş karşıtı, barış yanlısı ama emperyalizme emperyalizm demeyen bu metnin İran halklarının özgürlük taleplerine, bölge barışına hizmet etmediği çok açık.
Bu yaklaşımlar içten içe emperyalizmin İran’da kazanmasını isteyen sonra emperyalistlerle masaya oturup ülkede içinde kendilerinin de yer aldığı yeni bir burjuva iktidarını arzulayan yaklaşımlardır. Emperyalizmi karşısına almadan, İslami rejimin onun sayesinde yıkılmasına göz yuman, bunu ehvenişer gören bu anlayışın İran halklarına verebileceği hiçbir şey yoktur. Antiemperyalist olmayan, sürgünden İran metropollerine, İran dağlarına dönüşü ciddi olarak önüne koymayan, İran Kürdistanı’ndaki devrimci kuvvetlerden ve komşu ülkelerdeki devrimcilerle enternasyonal ilişkilerden hiç bahsetmeyen bir devrimcilik olabilir mi?
1979 İran’da devrim, 1980 Türkiye’de karşı devrim ama yine aynı sonuç!
Türkiye ve İran 1960 ve ’70’li yıllarda hem devrimci hareketlerin hem de onların öncülüğünde işçi sınıfı ve emekçi halk muhalefetinin yükselişine şahit oldu. Baştan beri yasal mücadele veren........
