Bizim Hoca ya da ömrün şu biten neşvesi
Bir yolculuktu hayatım, Hiç bitmeyen Hiç durmazdı düşlerim, Hiç dinmeyen.. Gelecekti hayallerim, Hiç sönmeyen…
Geçtiğimiz temmuz ayında, onu ziyaret ettiğimde bunun son ziyaret olduğunu bilmiyordum elbette. Durmadan oğlum Hasan Hakkı’yı sormuş ben de bir ay sonra, ağustos ayında, bu sefer hep birlikte ziyaretine geleceğimizi söylemiştim. Sadece bizlerin değil, başta Hasan Hakkı olmak üzere bütün çocuklarımızın da yakın arkadaşı idi Hoca.
Öyle ki, küçükken oğluma ne zaman arkadaşlarını say desek Hoca’nın adı ile başlardı saymaya: Hoca, Uzun, Muzo, Karslı… Öylece uzayıp giderdi liste. Bugün bile adı geçtiğinde "Tabii ya, benim en samimi çocukluk arkadaşımdır Hoca" der hâlâ. Sadece çocukluk arkadaşı mı ? Ne sohbetler yapılır, ne anılar tazelenirdi o çocukluk arkadaşlarının çevresinde sıralandığı bir masa etrafında, yıllar sonra bile.
Bu nedenle olsa gerek, Hoca’nın durumunu anlatıp da kendisini görmek istediğini söylediğimde "Kesin ayarlarım, gider görürüz birlikte" demişti ama olmadı. Son görüşme olarak kaldı, o gün Deng Hang’da, benim her gittiğimde cennetten bir köşe dediğim o güzel bahçedeki buluşmamız.
Yakın dostlarımız Hayri ve Sakine’nin ellerinde şekillenmişti bu yanıbaşındaki bir salkım söğütün ayrı bir hava kattığı, ortancalar ile dahliaların güzellikte yarıştığı bu bahçe ve hep aynı misafirperverlik ve aynı mutluluk ile kollarını açıp karşılardı bizleri her seferinde.
Hoca ve sevgili vefakar, cefakar eşi Sakine ile bu kaçıncı buluşmamızdı güneşin sofrasında, dost sıcaklığında. Çiçeklerle çevrili bahçede koşar oynar, şifalı otlar toplar, çiçekler, böceklerden sonra geçmişin ışığında, geleceğe yönelik derin bir sohbetin koynunda biterdi gecelerimiz.
Menü seçimini her zamanki gibi Hoca’dan yana yapmıştı o gün de eşi Sakine ve hemen kolları sıvayıp zerfet yapımına başlamıştı ev sahibemiz hamarat elleriyle. Zerfet, bizim gibi alışkın olmayanların bile büyük bir iştahla yediği un, su ve tereyağından oluşan muhteşem, bir o kadar da zahmetli yöresel yemek. Nasıl da iştahla yemiştik o gün kocaman bir tepside sunulan zerfeti. Her zaman iştah sorunu vardı da o gün daha bir iştahsızdı sanki Hoca. Yemekten vazgeçtim artık hiçbir şey içmek istemiyor olması acıtmıştı içimi. Ve o gün ona bakarken düşmüştü aklıma Ahmet Haşim’in Merdiven şiirinin dizeleri :
Sular sarardı… yüzün perde perde solmakta. Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta… Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller, Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller, Sular mı yandı ? Neden tunca benziyor mermer?
Ne güzel şiirdir bu, Ahmet Haşim’in ölümün adını anmadan, sararan sular, kanayan güller, kanlı bülbüller vb. simgeler aracılığı ile okuyucuya ölümü yaşattığı.
Son buluşmaları olur da dostların ilk buluşmaları olmaz mı ? Hele de Hoca ile bizim, yıllar sonra bile hafızamda dipdiri kalan o ilk tanışmamız. Daha doğrusu ilk görüşmemiz diyeyim, çünkü o hengame içinde birkaç kelime dışında konuşmamız mümkün olmamıştı o gün. Hiç unutmuyorum o 1985 yılının 18 Mayıs gününü. Unutmam münkün değil çünkü TKP/ ML’nin (Türkiye Komünist Partisi/ Marksist Leninist) önderi İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede katlinin 12 . yılıydı ve çok güçlü, zengin bir programın, hiç aksatılmadan sunulduğu muhteşem bir anma toplantısı düzenlenmişti Köln, Sporthalle’de. İşte bu geceye yetişebilmek için gelmiştik biz de meşakkatli bir yolculuktan sonra, cezaevi firarı nedeniyle aranır duruma düştüğüm müvekkilim Feridun İhsan Berkin ile birlikte Atina üzerinden Köln’e.
Açıkça ilan edilmemiş olsa da kulaktan kulağa yayılmıştı Feridun’un firarı ve o gün orada salonda olacağını tahmin edenler tarafından tıklım tıklım doldurulmuştu o koskoca spor salonu.
Ozanların biri iniyor diğeri çıkıyor, tiyatro gösterisi bitiyor şiir dinletisi başlıyor, halaylar, zılgıtlar, coşkulu konuşmalar, kutlama mesajları birbirini izliyor.
Derken daha sonraları sayısız panelde, toplantıda, gecelerde dinlemelere doyamayacağım ve bir ses yayılıyor mikrofondan :
"Vartinik’te bir sert kaya Üstünde bir destan yazılmış kanla.."
Benim o gün orada ilk defa duyduğum ve sonradan Ali Mercan’ın olduğunu öğrendiğim o muhteşem şiirin ilk dizeleri.
Önce bir alkış tufanı kopuyor, ardından bıçakla kesilmiş gibi duruyor salondaki uğultular. Belli, alışkın bu sese salondaki kulaklar.. Coşku dolu uzunca bir şiir ama kimseden çıt çıkmıyor, herkes pür dikkat dinliyor.
"Toplanmış önüne kayannın Dersim’in neferleri, Yazıyor göğüslerinde Halk Ordusu’nun erleri. Eller havada, parlıyor silahları. Bak bak yaka numaraları da var.. Ali bir, Haydar iki, Yıldız üç, İbrahim beş, İbrahim on, yüz, bin.. ! Gözlerinde kin, ediyorlar yemin!"
Artık şiirin burasında kim tutabilir ki salondakileri. Sloganlar, alkışlar, ıslıklar. Herkes ayakta..
Artık onların sesine eşlik ediyor mikrofon..
Ufak tefek biri aslında şiir okuyan, ama bir görseniz öyle bir devleşmiş ki kürsüde, sesi salonu aşıp Köln semalarına yükseliyor sanki..
"Bu can tende kaldıkça Kazıyacağız kökünü Emperyalizmin, toprak ağalarının, faşizmin…."
Salon coşkudan, alkıştan kırılıyor ama beni bir gülmek tutmuş durduramıyorum. Dikkatli bir gözle bakıp şiiri okuyanın tipini gördükten sonra tuttu beni o gülme krizi. Coşku........
