Kendi cehennemini yaratan pişmanlıklar: Masumiyet Müzesi
Bir insan aşk için ne kadar ileri gidebilir? Ya da aşk dediğimiz şey, gerçekten masum bir duygu mu, yoksa incelikle parlatılmış bir saplantı biçimi midir?
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan Masumiyet Müzesi günlerdir ortalığı kasıp kavuruyor. Yıllar önce karmaşık duygularla okuduğum romanı ve ziyaret ettiğim müzeye dair hatırladıklarımı bu kez sinematografik bir dilde izlemek birçok edebiyatsever gibi beni de heyecanlandırdı.
Selahattin Paşalı ve Eylül Lize Kandemir’in karakterlerini oynamaktan çok yaşadığı açık. Kemal’in o tanıdık, sinir bozucu, yer yer acınası hâli; Füsun’un masumiyetle arzunun kesiştiği o kırılgan duruşu ekrana keskin bir gerçeklikle taşınıyor.
Kemal… Yanlış bir zamanda âşık olduğu kadının hayatının yönünü, kendi duygularının ağırlığıyla değiştiren bir adam. Bir yanda toplumun vitrinine yakışan, kusursuzluğu planlanmış Sibel; diğer yanda hesapsız, stratejisiz, kendini duygularının ritmine ve tutku dolu dakikaların büyüsüne bırakan Füsun. Kemal’in bu iki hayatı aynı anda taşıma konusunda küstahlığa varan bir özgüveni var… Füsun’u nişanına davet edebilecek, en yakın arkadaşına tam nişan gününde 18’lik güzeller güzeli sevgilisiyle ‘sonuna kadar gittigini’ anlatacak kadar da hoyrat davranıyor.
Nişana çağırılacak denli içinde yanan ateşin umursanmamasına içerleyen Füsun, ertesi gün üniversite sınavında da başarısız olduğunda her şeyini terk edip sırra kadem basıyor. Kemal’in sınavı işte tam bu noktada başlıyor. Füsun’un ortadan kaybolduğu gün, hayatındaki bütün anlamı yitiriyor ve onu bulabilmek için tam 339 gün boyunca İstanbul’un sokaklarında dolașıyor. Bu arayış öyle........
