Cinlerden peygamber geldi mi?
İlim Işığında İblis, Şeytanlar ve Cinlerle İlgili Âyetler-1
Soru: Neden Müslümanlardan biri namazı terk ettiğinde kâfir olmayıp “fâsık” oluyor da tek bir secde emrini yerine getirmeyen İblis adlı cine Allah “Ve kâne mine’l-kâfirîn”[1] (O, kâfirlerden oldu) diyor. Burada bir tenâkuz yok mu? Buradaki sır ve hikmet nedir?
Cevap: Kur’an secdeyi yapmadığı için ona kâfir demiyor, “fâsık” diyor.[2] Küfrünün sebebini ise kibirlenmesi; kovulma sebebini ise, secde emrinin haksız olduğunu iddia etmek manasındaki demagojisi olarak gösteriyor.[3]
Hem o secdede bir sır var. Çünkü normal bir secde statüsünde bir “ibadet secdesi” değil… İşin doğrusu o bir itikad secdesiydi. Çünkü namazda, kul ve Efendi bellidir. Namazda, Efendi’ye kul ve köle secde eder. İblis’in hadisesinde ise, kulun kula secdesi emrediliyor. Tâ ki, Tevhid hakikati tam yerleştirilsin.
Evet tevhid, kuldaki Allah’tan olan yönü Allah’a verme, Allah’tan bilme, Allah’tan görmedir. O güzellikler noktasında kulu, Allah’a ayna ve ilancı olarak algılamaktır. Aksi halde kulda görünen güzellik, kemal, ilim ve kudreti kula ait diye algılamak ve anlamak şirktir. Bir su kanalından ve heykelden akan suyu, kanala ve heykele ait olarak görmek gibi bir cehâlet ve ahmaklıktır.
İblis’in iç dünyasında böyle bozuk bir itikadı olduğunu Allah biliyordu. Bu hadise ile de ona ve meleklere açıp gösterdi. İblis, kibirlendi ve küfre girdi. O secde, bu noktadan itikad ve tevhid secdesidir. Namazdaki secde ise, amel ve teslimiyet secdesidir.
Soru: Kur’an diyor ki, “İblis secde etmedi. Çünkü o cinlerdendi.”[4] Hatta aynı âyet Onun emre itaatsizliğinin sebebinin de cin hilkatinde olmasına dayandığını bildiriyor. Böyle bir cinin melekler arasında ne işi vardı da böyle bir imtihanla muhatap oldu? Hem neden bu vaka gibi yaşanmış ve bir anda bitmiş hadiseleri Kur’an tekrar tekrar ele alıyor, aynı peygamberin hayat mücadelesini farklı bir üslup ve kelimelerle nazara sunuyor?
Cevap: Cinler, aynen insanlar gibi manen yükselip alçalabiliyorlar. Her bir insan gibi her bir cin de ana-babasından doğduğu andan itibaren mükellefiyet çağına kadar cehennemlik değil cennetlik bir haldedir. Sonra yükselip alçalabilirler. Bu yükseliş ve alçalış önce ilim ve imanda, sonra ise hikmet ve islamdadır. Bu iki kapı ise ancak nübüvvet ve risalet rehberliğinde olabilir. Nübüvvetin nuru, risaletin kudsiyet ve nurlu mesajları insan ve cinlerin manevi yükseliş ve düşüşünün anahtarıdır.
Cenâb-ı Hakk insanlardan önce cinleri yarattığın,[5] onları ubudiyetle imtihan ettiğini, bildiriyor.[6] Hilafet, Üstad Bediüzzaman’ın tespit ettiği üzere risalet, İslamiyet, kudsi ve müstakim bir hayat ile Allah’ın Hayy ismine mazhar olmadır. Cinlerin ve insanların bütününün imtihanı bu makamı, bu makamın vazifesi olan tebliği, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yaşamaları ve yapmalarıdır.
En’am sûresi 130. âyet ve öncesi âyetlerden cinlerden ve insanlardan resul geldiği anlaşılıyor. Lafızların zahirinden anlaşılan bu manadan dolayı Üstad Bediüzzaman’ın dikkatli ve âlim bir talebesi olan Refet Barutçu bu âyeti göstererek “Cinlerden peygamber geldi mi?” diye sorar. O soru ve verilen cevap şöyle:
يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ
âyet-i celîleleri mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkülün halli için vâki suale üstadımızın verdiği cevaptır.
Aziz kardeşim,
Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale-i Nur'un en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr-ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit meselelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i Salihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, su-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfuruşluklarını bir vesile yapabilirler. Nasılki şimdi ispritizmacılar ‘cinlerle muhabere’ namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medar-ı bahis edilmez. Hem Hâtemü'l-Enbiyadan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş. Hem Risale-i Nur, bu zamanda bir tâun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini iptal etmek için, cinnî ve ruhanîlerin vücutlarını kat'î hüccetlerle ispat etmeye çalışmış, bu meseleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşaallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sûre-i Rahmân'ı tefsir edip bu meseleyi de halleder.”[7]
Âyette, “resul” lafzı geçiyor. Üstad Bediüzzaman, risaletin Rahmaniyetle bağını bir şifre olarak nazara sunuyor. Kur’anın tamamına bakıldığında bir âyet konuyu çerçeveler ve risalet hizmetini yapacak mahlukat sınıflarını sınırlandırır: “Allâhu yestafi mine’l-melâiketi rüsulen ve mine’n-nâsi. İnnallâhe semîun basîr” [8] (Allah, meleklerden ve insanlardan resul seçer. Hak bu ki Allah, kullarının resul dua ve taleplerini işitip kabul eden Semî’, onların risalet ihtiyacını gören Basîrdir.) Bu âyet cinlerden resul gelmediğini açıkça bildiriyor. Başka birçok âyet cinlerin insanlardan önce yaratıldığını, onların şuur ve irade sahibi olarak yaratıldığını, erkeklik ve dişilik sahibi olduklarını bildiriyor. Peygamberlik ve peygamberler konusunu şöyle ele alabilir ve işin hakikatini görebiliriz:
Her bir canlı türünün kendi içinden bir kılavuzu var. O canlı türünün yaratılış gayelerinin gerçekleşmesine vesile olan bir lideri var. Onları sevk ve idare edecek bir reisleri var. Bu kılavuz ve rehberlerle Allah canlılar dünyasında düzeni ve bütünlüğü sağlıyor. Bu, Allah’ın bir hâkimiyet kanunudur. Her türde grup bazında da olsa bunu yapıyor. Bu kanun elbette ve elbette cinler âleminde de geçerli olacak, hükmünü gösterecektir. Peygamberler işte o rehber ve liderlerdir.
Hem nasıl ki mide, canlılığın devamını sağlamakla mükelleftir. Hem cismin gelişme ve terbiyesine destekçidir. Midenin varlığından gayeler bunlardır. Her bir cinde bulunan akıl, şuur ve iradenin de varlık gayesi, sahibini hakikate ve Allah’a götürmektir. Bu sayede şuur ve irade sahibi kişi, manevi açıdan gelişip sonsuz hayatı iman ile elde edebilir. Bu cihetten Allah’ın şuur ve irade sahibi olarak yarattığı cinlere resul gelmese de nebi gelmek zorundadır. Akıl, şuur ve iradenin varlığı kadar bu kesindir. Madem cinler, kendilerinden nebi, resul ve ülü’l-azm gelen insanlardan daha evvel yaratılmışlar. O halde cinlerin nebileri kendi cinslerinden olmak zorundadır.
Hem madem cinler yaratılışları gereği sadece yeryüzünde değil diğer........
