menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Müslüman Coğrafyasının Son Yüzyılı: Ulusçuluk, Yabancılaşma ve Medeniyet Arayışı

6 0
friday

Müslüman Coğrafyasının Son Yüzyılı: Ulusçuluk, Yabancılaşma ve Medeniyet Arayışı

Müslüman Coğrafyasının Son Yüzyılı: Ulusçuluk, Yabancılaşma ve Medeniyet Arayışı

Gazze’den Afganistan’a uzanan coğrafyanın yaşadığı parçalanmışlığın sosyolojik karşılığı Toynbee’nin kehanetidir. Müslüman halklar, modern kalıplara teslim oldukça kimliksizleşmiştir.

Bu makale, İslam dünyasının son bir asırdır tecrübe ettiği yapısal krizleri, sömürgecilik sonrası inşa edilen seküler-ulusçu ideolojilerin ve mezhepsel asabiyetlerin ürettiği iç zaafiyetler bağlamında ele almaktadır. Ortadoğu’da batıcı/seküler elitlerin dışlayıcı politikalarının, özellikle Kürt halkı örneğinde olduğu gibi, Müslüman toplulukları birbirine nasıl yabancılaştırdığı ve bu durumun küresel emperyalizm tarafından nasıl bir aparata dönüştürüldüğü incelenmektedir. Çalışmada, İbn Haldun’un “asabiyet” teorisi ve Ali Şeriati’nin “kültürel sömürgecilik zindanından çıkış” kavramlarının yanı sıra, ünlü İngiliz tarih felsefecisi Arnold Toynbee’nin “Batı’nın proletaryası olma” tehlikesine dair tarihsel öngörüleri referans alınarak, Türkiye’nin medeniyet temelli paradigma dönüşümünün coğrafya için taşıdığı hayati önem yapı sökümüne uğratılmaktadır.

Müslüman coğrafyalarının son bir asırdır içinden çıkamadığı ve bugün kronik bir “süper kaos” halini alan yapısal krizden, jeopolitik aktörler kadar entelektüel kesimler de sorumludur. Son yarım asırda, özellikle Sykes-Picot ile çizilen yapay sınırların gölgesinde yetişen aydınlar, sömürgecilik sonrası inşa edilen zihni kalıpların ötesine geçememiş, gerçeklerden koparak kalemlerini sistemin konforuna kurban etmişlerdir. Ali Şeriati’yi bugün, düne kıyasla çok daha yüksek bir sesle ve ısrarla öne çıkarmamızın yegane sebebi budur.

Şeriati’nin tabiriyle modern entelektüeller, insanın özgürleşmesinin önündeki o “dört zindandan” ve özellikle de yapısal olarak sömürgeleştirilmiş “toplum ve ideoloji zindanından” çıkamazlar; kitleleri de sahte bir aydınlanma vaadiyle köklerinden koparırlar [1]. Yakın tarihte yaşayıp da İslam dünyasının entelektüel tıkanmasını, modernitenin getirdiği kimlik krizlerini ve coğrafyanın geleceğini bütün boyutlarıyla en doğru okuyan figür o olmuştur. Çünkü Şeriati, kalemini hiçbir ideolojik kabileye, mezhepsel hırsa ya da siyasal merkeze satmamış dürüst bir fikir işçisiydi. Bugün ise küresel sistemin coğrafyayı yangın yerine çevirdiği her kritik eşikte, işgal edilmiş köşelerinden ve konforlu kürsülerinden tarihsel derinlikten yoksun, günübirlik “akıllar” verenlerin durumu tam bir entelektüel trajedidir.

Haldunyen Bir Körlük: Dar Asabiyetler ve Kardeşliğin İhlali

Bu coğrafyanın en büyük iç zaafiyeti, Müslümanların kendi içindeki derin parçalanmışlığı ve hakiki bir “kardeşlik hukuku” yerine, modern dönemin dayattığı mezhepçi ve ulusçu kalıplara teslim olmuş olmasıdır. İbn Haldun’un asırlar önce kavramsallaştırdığı “asabiyet” (grup dayanışması) teorisi, bugün yaşadığımız dramın sosyolojik anahtarıdır. Haldun, büyük medeniyetlerin ancak dar/nesebi kabile asabiyetlerini aşarak, adalet temelli daha geniş ve kapsayıcı bir dini/ideolojik dava etrafında birleştiğinde mülk (devlet ve medeniyet) üretebileceğini söyler.[2]

Ne var ki İslam dünyası, son bir asırdır modernitenin ürettiği en ilkel kabilecilik olan “ulusçuluk” ve “mezhepçilik” gibi dar asabiyetlerin kıskacına düşmüştür. 1979 yılındaki İran Devrimi ve Afganistan’ın işgali gibi büyük kırılma noktaları, bölgeyi bir yandan mezhepsel vekil savaşlarının arenası haline getirirken, diğer yandan Batı tipi seküler ulus-devlet modellerinin yapısal çelişkilerini ayyuka çıkarmıştır.

Eski Türkiye ve dönemin........

© Perspektif