Terk Etmek, İtiraz ve Sadakat Üçlemesinde: Muhalefet Belediyeleri ve Siyasetin Kısır Döngüsü
Terk Etmek, İtiraz ve Sadakat Üçlemesinde: Muhalefet Belediyeleri ve Siyasetin Kısır Döngüsü
Terk Etmek, İtiraz ve Sadakat Üçlemesinde: Muhalefet Belediyeleri ve Siyasetin Kısır Döngüsü
Seçmenin sadakatini sonsuz kredi sanan, yükselen itirazı bastıran ve nitelikli insanları daha içeri girmeden terke zorlayan hiçbir siyasal yapı sürdürülebilir değildir. Kısır döngüyü kıracak olan, yeni bir kurtarıcı lider ya da daha parlak bir iletişim kampanyası da olmayacaktır.
Bir kurumun yangın alarmı itiraz, çıkış kapısı terk etmek, taşıyıcı kolonları ise sadakattir. Alarmı susturup çıkış kapısını kilitlemek binayı daha güvenli hâle getirmez. Tersine, içeridekileri yaklaşan tehlike karşısında daha savunmasız bırakır, dahası sadakati de anlamsızlaştırır. Türkiye’de muhalefet belediyeleri ve genel olarak muhalif siyasetin üzerinden yürütülen kısır döngü de tam olarak böyle işlemektedir.
Siyaset bilimci Albert O. Hirschman, 1970 yılında yayımlanan klasik eseri Exit, Voice, and Loyalty’de, bir örgütte işler kötüye gitmeye başladığında insanların önünde beliren üç temel davranış biçimi olduğunu anlatır. İnsanlar memnuniyetsiz oldukları yapıyı terk edebilir; içeride kalarak itirazlarını dile getirip onu değiştirmeye çalışabilir; ya da kuruma duydukları sadakat sayesinde, kusurlarına rağmen desteklerini sürdürebilirler. Hirschman’ın asıl önemli katkısı, bu üç davranışı birbirinden kopuk seçenekler olarak değil, birbirini etkileyen dinamikler olarak düşünmesidir. Sadakat, terki geciktirerek itiraza zaman kazandırabilir. Fakat itiraz kanalları kapanırsa sadakat, kurumu iyileştiren bir bağlılık olmaktan çıkar; çürümeyi örten bir sessizliğe dönüşür. O noktadan sonra terk, yalnızca bir tercih değil, neredeyse kaçınılmaz bir sonuç hâline gelir.
Bugün Türkiye’de muhalefet belediyeciliğinin yaşadığı sarsıntıyı anlamak için bu üçlü elverişli bir kavramsal araç olarak kullanılabilir. Çünkü sorun yalnızca merkezi iktidarın muhalif belediyelere uyguladığı baskılardan ibaret değil, aynı zamanda muhalif siyasetin kendi içinde ürettiği kapalı döngülerin, aday belirleme yöntemleriyle kadro tercihlerinin ve eleştiriler karşısında geliştirdiği retorik ve reflekslerin toplamından oluşuyor.
2019 yerel seçimleriyle başlayan ve 31 Mart 2024 seçimleriyle pekişen süreçte muhalefet belediyeleri, yalnızca çöp toplayan, yol yapan, sosyal yardım dağıtan idari birimler olarak görülmedi. Bu belediyelere, iktidar değişiminin yerel ölçekteki prototipleri olma anlamı yüklendi. Seçmen, merkezi siyasette bulamadığı değişim umudunu kentlere yatırdı. Belediyeler böylece hem hizmet kurumu, hem siyasal vitrin, hem de gelecekteki iktidarın deneme alanı hâline geldi. Ne var ki bu prototipin üzerine kısa sürede çok ağır bir yük bindirildi. Bir yandan merkezi iktidarın idari, mali ve yargısal araçları; diğer yandan muhalefet partilerinin geçmişten devraldığı kadro düzenleri, kapalı karar süreçleri ve kişiselleşmiş yönetim alışkanlıkları belediyeleri iki taraflı bir kıskaca aldı. Sonuçta ortaya, kente uzun vadeli yön vermekten çok sürekli pozisyon almak zorunda kalan; kurumsal kapasite inşa etmekten çok ertesi gün başına ne geleceğini hesaplayan bir belediyecilik çıktı.
Yerel Demokrasinin İki Taraflı Kıskacı
Sonuçta belediyeler, Türkiye siyasetinin en riskli makamlarından birine dönüştü. Bir tarafta farklı partilerden seçilmiş belediye başkanlarının iktidar partisine katıldığı rozet törenleri yapılıyor; diğer tarafta muhalefet belediye başkanları hakkında peş peşe soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar ve görevden uzaklaştırmalar gündeme geliyor. Bunların her birinin kendi hukuki ve siyasi bağlamının olduğu, herhangi bir kişi hakkında suçluluk hükmünü ancak bağımsız yargının verebileceği açıktır. Ancak siyasal resmin bütünü, belediye başkanlarının üzerinde olağan bir demokratik sistemde olmayacak ölçüde ağır bir basınç oluştuğunu da gösteriyor.
Nitekim Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, 29 Temmuz 2026 tarihli açıklaması dâhil olmak üzere, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması ve görevden uzaklaştırılmasının yerel demokrasi üzerindeki etkisine dikkat çekti. Venedik Komisyonu da Ekim 2025 tarihli karşılaştırmalı raporunda, uzun tutukluluk ve seçilmiş başkanların yerine atanmış yöneticilerin gelmesinin yalnızca başkanların bireysel haklarını değil, onlara oy veren seçmenlerin temsil hakkını da ilgilendirdiğini vurguladı. Aynı dönemde iktidar partisinin resmî duyuruları da farklı partilerden seçilmiş çok sayıda belediye başkanının AK Parti’ye geçtiğini gösteriyor.
Burada mesele, her parti değişikliğini gayrimeşru ilan etmek değildir. Demokratik siyasette insanlar ve siyasetçiler görüş değiştirebilir. Fakat seçmenin bir parti programına, ittifaka ve adaylık bağlamına oy verdiği yerel seçimlerde, başkanın daha sonra başka bir partiye geçmesi ve bu geçişin hangi koşullar altında gerçekleştiği temsil ilişkisinin niteliği hakkında ciddi bir meşruiyet sorusu doğurur. Hele bu geçişler ile yargısal ve idari baskıların aynı siyasal takvim içinde yoğunlaşması, belediye başkanlığını bir hizmet makamından çok bir hayatta kalma mevzisine dönüştürür.
Bu ortamda belediye başkanının pusulası kentin ihtiyaçlarından uzaklaşmaya başlar. Başkan, bir yandan merkezi idareyle ilişkisini bozmamaya, bir yandan parti merkezindeki yerini korumaya, bir yandan da hakkında oluşabilecek siyasi ve hukuki riskleri yönetmeye çalışır. Kentin suyu, ulaşımı, konutu, yoksulluğu, afet riski ve iklim kırılganlığı ise bekleme salonuna alınır. Belediyenin enerjisi, sorun çözmekten çok pozisyon korumaya harcanır. Ancak yalnızca dışarıdan gelen baskıya bakmak, hikâyenin yarısını anlatmak olur. Çünkü kıskaç iki taraflıdır. Merkezi iktidarın baskısı ne kadar gerçekse, muhalefet partilerinin içindeki adaylık düzeninin, hemşehri ağlarının, kişisel sadakat zincirlerinin ve çıkar kümelerinin yarattığı tıkanma da o kadar gerçektir.
Adaylığın Siyasal Gümrüğü ve “Kendini Bir Yere Koyamayanlar”
Türkiye’de siyasete giriş, hiç alınamayan bir vizeyle görünmez bir gümrük kapısından geçmeye benziyor. Resmî olarak herkes aday olabilir; gerçekte ise kapıda uzun bir beyanname istenir: Kimlerdensiniz? Kimin adamısınız? Hangi ekibe yakınsınız? Hangi hemşehri ağı sizi taşır? Hangi delege grubuna, hangi belediye çevresine, hangi kanaat önderine yaslanırsınız? Bilginiz, mesleki birikiminiz, kent tahayyülünüz ve kamusal ahlakınız çoğu zaman bu sorulardan sonra gelir. Dahası, yaşamını bu soruların yanıtını verecek ilişki ağlarını ve güç zeminini inşa etmek üzere harcamayanların hangi konuda ne kadar liyakatli olurlarsa olsunlar bu vizeyi alma ve gümrükten geçme şansları çok düşüktür.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle daha da dikeyleşen siyasal yapı, partilerin yerel örgütlerini de lider ve merkez odaklı hâle getirdi. Böyle bir........
