menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hukuk Devletinin İstisna Alanları: Almanya Örneği

40 0
19.04.2026

Hukuk Devletinin İstisna Alanları: Almanya Örneği

Hukuk Devletinin İstisna Alanları: Almanya Örneği

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri O’Flaherty’nin Almanya’ya yönelik yayınladığı memorandum, Alman hukukundaki “istisna alanını” ortaya koyuyor.

Hukuk devleti, çoğu zaman bir “seviye” meselesi olarak düşünülür; ülkeleri belirli bir sıralamaya koyar, en üstte İskandinav demokrasilerini, Almanya’yı, Hollanda’yı konumlandırır. Alt sıralarda ise otoriter ve daha beter rejimler yer alır. Bu resmin bize anlattığı nispeten doğru ama bir o kadar da eksiktir. Çünkü hukuk devleti ilkesinin en ağır testini, bir ülkenin “genel seviyesi” değil, belirli siyasi meseleler karşısında gösterdiği refleksler verir. İnsanlık tarihi ve günümüzdeki sayısız örnek göstermektedir ki her hukuk düzeninin, standartlarının geçici olarak askıya alındığı bir “istisna alanı” vardır ve bu alan, hukuk devletinin sağlamlığını, ortalama performansından çok daha dürüst ölçer.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty’nin 15 Nisan 2026’da Almanya’ya ilişkin memorandum yayınladı. Memorandum, komiserin bir üye devlete resmî ziyareti sonrasında hazırladığı, tespit ve tavsiyelerini içeren ve hükûmetin yanıtıyla birlikte kamuoyuna açılan kurumsal değerlendirme belgesidir. İrlandalı hukukçu O’Flaherty, Ekim 2025’te Almanya’yı ziyaret etmiş, federal bakanlardan sivil toplum temsilcilerine kadar geniş bir kesimle görüşmüş, ardından tespitlerini federal hükümete göndererek yanıt hakkı tanımıştır. Nihayetinde rapor, hükümetin karşı görüşüyle birlikte yayımlanmıştır.

Bu belge, tam da yukarıda bahsettiğim “istisna alanını” gözler önüne seriyor. Kurucu üyelerden biri ve hukuk devleti endeksinde dünya sıralamasının tepesindeki bir ülke olan Almanya’ya yöneltilen bu denli kapsamlı bir eleştiri, Batı demokrasisinin göbeğinde sistematik bir soruna işaret etmektedir. Raporun temel eleştirileri birkaç başlık etrafında toplanabilir. Birinci başlık, toplanma özgürlüğüne getirilen orantısız kısıtlamalardır. Özellikle Filistin yanlısı gösterilere yönelik kategorik yasaklar, bazı slogan ve sembollerin toptan kriminalize edilmesi, sonradan mahkemelerce hukuka aykırı bulunan giriş yasakları ve sınır dışı kararları raporda örneklerle belgelenmektedir. Nisan 2024’te Berlin’de düzenlenmek istenen “Palästina-Kongress” (Filistin Kongresi) iki gün içinde polisçe engellenmiş, Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varufakis’e Almanya’ya giriş ve ülke içinde siyasi faaliyette bulunma yasağı getirilmiş, yasağın bir kısmı daha sonra idari mahkemelerce hukuka aykırı bulunmuştur. Kendisi de Yahudi olan Amerikalı felsefeci Nancy Fraser’ın Köln Üniversitesi’ndeki Albertus Magnus profesörlük davetinin iptali, Yahudi Güney Afrikalı sanatçı Candice Breitz’in Saarland Müzesi’ndeki sergisinin kaldırılması, Filistinli yazar Adania Shibli’nin Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ödül töreninin ertelenmesi gibi örnekler ve en çarpıcı olan, İsrail politikalarını eleştirdiği için banka hesapları dondurulan “Jüdische Stimme” (Yahudi Sesi) örneği, raporun arka planını oluşturan somut vakalardan bazılarıdır.İkinci başlık, polis şiddetidir. Komiser, özellikle Berlin’deki gösterilerde orantısız güç kullanımına ilişkin halen süregelen yoğun örneklere atıf yapmaktadır. Yere yatırılmış göstericilere uygulanan diz baskısı, yumruklamalar, çocuklu ailelere biber gazı, Yahudi göstericilerin de gözaltına alınma anları… Bu başlıkta komiser, kolluğun insan hakları eğitimlerinin yetersizliğine ve her olayın bağımsız soruşturulması gereğine dikkat çekmekte, özellikle etnik ya da dini azınlık mensuplarına, çocuklara ve kadınlara yönelik ayrımcı muameleye karşı güvence istemektedir.Üçüncü ve üzerinde etraflıca durulması gereken belki de en tartışmalı başlık, ifade özgürlüğünün ve bu bağlamda antisemitizmin tanımının daraltılması meselesidir. Komiser, İsrail devletinin politikalarına yönelik meşru eleştirinin giderek antisemitizm olarak etiketlendiğini, bunun da orantısız idari ve hukuki tedbirlere yol açtığını tespit etmektedir. Tartışmanın somut yükü şuralarda görünür: Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) Güney Afrika’nın açtığı soykırım davasında aldığı geçici tedbir kararlarına atıf yapan akademisyenlerin “antisemit” yaftasıyla konferans davetlerinin iptal edilmesi; Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu ve Gallant hakkındaki tutuklama kararlarına atıf yapan demeçlerin soruşturma konusu edilmesi; Batı Şeria’daki fiilî ilhak politikası, yerleşimci şiddeti veya Gazze’deki kitlesel sivil katliamları hakkında tutum almanın “İsrail’in varoluş hakkını inkâr” olarak yeniden tanımlanması. Eleştirinin hedefi somut hukuk ihlalleri iken, eleştirenin üzerine düşen kategori etnik-dinsel bir nefrete kaydırılmakta; bu da eleştirinin içeriğini tartışmadan devre dışı bırakmayı mümkün kılmaktadır.Dördüncü başlık, gazetecilerin çalışma ortamıdır. İsrail, Filistin veya Almanya’daki Yahudi yaşamı üzerine haber yapan muhabirlerin, komisere güç bir iklim içinde çalıştıklarını raporladıkları belirtilmektedir. Son ve beşinci başlık, Almanya’daki kamu söyleminin antisemitizmi bir “göçmen ithali” olarak çerçevelemesine yönelik eleştiridir. Oysa Almanya’nın kendi resmî istatistikleri, antisemitik suçların büyük çoğunluğunun aşırı sağ kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.

Meselenin hukuki dayanağı, Uluslararası Holokost Anma İttifakı’nın (IHRA) 2016’da kabul ettiği “çalışma tanımı” etrafında dönmektedir. Orijinal tanım, antisemitizmi iki cümlede, oldukça sade biçimde tarif eder: “Yahudilere yönelik nefret olarak tezahür edebilecek belirli bir algı ve bu algının kişilere, mülklere veya Yahudi cemaat kurumlarına yönelmesi.” Almanya, 2017 tarihli federal kararıyla tanıma bir cümle eklemiştir: “Yahudi kolektifi olarak anlaşılan İsrail Devleti de bu tür saldırıların hedefi olabilir.”

Bu ekleme, teknik bir hukuki ayrıntı gibi görünebilir, oysa pratikte devasa sonuçlar doğurmuştur. Çünkü IHRA’nın kendi orijinal metninde bu ifade, tanımın bir parçası olarak değil, “bağlam dikkate alınarak” değerlendirilmesi gereken örnekler arasında yer almaktadır. Almanya bu uyarıyı bir kenara bırakarak, örneği tanımın merkezine yerleştirmiştir. Sonuç, İsrail devletinin politikalarına, ordusuna veya hükümetine yöneltilen eleştirinin bağlamdan bağımsız olarak antisemitizm kategorisine kaydırılabildiği bir hukuki çerçevedir. Komiserin özellikle altını çizdiği paradoks şudur: Bu daraltmadan en fazla etkilenenler arasında Yahudi gruplar da bulunmaktadır. “Jüdische Stimme” gibi İsrail politikasını eleştiren Yahudi oluşumların banka hesaplarının kapatılması, etkinliklerinin yasaklanması, “antisemitizmle mücadele” retoriğinin sonunda Yahudileri de susturabildiği absürt bir noktayı işaret etmektedir.

Bu daralmanın ne kadar ileri gittiğini, kapsam dışına itilen tartışma başlıklarına bakarak ölçebiliriz. Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2024 tarihli kararı, Gazze’de “soykırım riski” saptayarak İsrail’e özel tedbirler yüklemiş, Temmuz 2024 tarihli danışma görüşü Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşimlerin ve bununla iç içe geçmiş hukuki düzenin uluslararası hukuka aykırı olduğunu tespit etmişti. Uluslararası Ceza Mahkemesi ise Kasım 2024’te İsrail Başbakanı ve eski Savunma Bakanı hakkında tutuklama kararı çıkardı. Birleşmiş Milletler Özel Raportörleri, BM Soruşturma Komisyonu ve Uluslararası Af Örgütü, Human Rights Watch gibi kuruluşlar rapor üstüne rapor yayımladı. Bütün bu uluslararası kurumsal çerçevenin bulgularına atıf yapmak bile, Almanya’nın kamusal-idari pratiğinde giderek riskli hale geldi. Batı Şeria’daki de facto ilhak, yerleşimci şiddeti ve sivillere yönelik kitlesel katliamlar hakkında hak temelli dil kullanan, üstelik önemli bir bölümü Yahudi olan akademisyenlerin, sanatçıların ve aktivistlerin kamu kurumlarından........

© Perspektif