menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kabalığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Nezaketi Savunmak

36 0
previous day

Kabalığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Nezaketi Savunmak

Kabalığın Sıradanlaştığı Bir Çağda Nezaketi Savunmak

Nezaket, düşündüğümüzden daha politik bir kavram. Çünkü nezaket, karşımızdakinin de bizim kadar gerçek, bizim kadar kırılabilir ve bizim kadar değerli olduğunu kabul etmekten geçiyor. Piyasada satın alınamaz, algoritmalar tarafından üretilemez ve performans ölçüm tablolarında gösterilemez. Ama toplumu bir arada tutan görünmez bağ tam da budur.

“Nezaket, sağırların duyabildiği, 

körlerin görebildiği bir dildir.” 

Trafikte yol vermemeyi beceri, özür dilememeyi güç, karşımızdakini susturmayı haklılık sayıyoruz. Ankara trafiğinde neredeyse her gün en az bir kişiye trafik kurallarını anımsatmak, bazen uyarı notu yazmak durumunda kalıyorum. Bu ihlali yapanlar ve uyarımdan dolayı bana öfkelenenler, bazen Ankara’da görevli yabancı diplomatların şoförleri veya aile üyeleri oluyor. 

Kadına yönelik şiddet dur durak bilmiyor. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) son verilerine göre bu yılın ilk yedi ayında Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na 2 bin 183 yardım çağrısı geldi, ki bu rakamlar buzdağının görünen yüzü. Daha sesini duyuramayanlar, telefona erişemeyenler, ekonomik bağımlılıktan veya tehdit edildiği için susanlar var. 

Daha geçen gün Samsun’da bir şahıs, tanımadığı bir kadını bıçaklayarak ağır yaraladı. Ameliyata alınan kadının dalağı alındı, durumu ise ağır. Kendisini “Psikolojim bozuktu. Kadını görünce bıçakladım” diye savunan, şiddetine, kadın düşmanlığına ve birlikte yaşama kültüründen yoksunluğuna türlü kılıflar bulan insanların giderek görünür olduğu bir toplumda nefes almaya çalışıyoruz.

Kimisi çocuğuna çeyiz sergiler gibi kırtasiye malzemelerini gösterdiği videolar çektiriyor. Kimisi çocuğuna hazırladığı yemek kutusundaki menüyü utanmadan, gururla sosyal medyada paylaşıyor: Az pişmiş bonfile, keçi peyniri topları, somon güller, kuşkonmaz ve frambuaz. Dört çocuktan birinin okula aç gittiği, yüz çocuktan sadece 12’sinin günaşırı et tüketebildiği, her gün beş adet meyve-sebze yiyebilen çocuk sayısının yüzde 2’yi geçemediği bir toplumda hem de… Görgüsüzlük ile kabalık el ele vermiş, halay çekiyor… 

Sosyal medyada bir insanın üzerine hep birlikte çullanıyor, sonra da bunu “eleştiri özgürlüğü” diye adlandırıyoruz. Güven mektubunu krala sunarken saygısından (ve muhtemelen de zorunluluk olduğu için) şık bir frak giyen büyükelçiyi en nobran dille eleştiren trollerin cahil cesareti ürünü kabalıklarını okurken bile utanıyoruz. 

Kalabalık ortamlarda yüksek sesle iş görüşmesi yaparak mal varlığını herkese dinletenler… Yaya kaldırımındakilere yol vermemek için gaza basanlar… Bu çağda hâlâ çevreyi kirletenler ve uyarıldıklarında da zeytinyağı gibi üste çıkanlar… Okul çıkışında çocuğunu beklerken nizami bir şekilde park etmeyi kişiliğine yönelik bir hakaret sayıp, onu uyaranları “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”a bağlayanlar… 

İşyerlerinde aşağılamanın adı “performans yönetimi”, ekranlarda hakaretin adı “dobra olmak” veya “şaka yapmak”, acımasızlığın adı “sahicilik”, siyasette hoyratlığın adı “sokak diliyle konuşmak”, saldırganlığın adı “dürüstlük” oluyor.

Kabalık artık yalnızca görgüsüzlük değil. Bir tür güç gösterisi. Hatta zaman zaman başarı ölçütü…

Sloven düşünür Renata Salecl’in Metis Yayıncılık’tan çıkan Kabalık Çağı kitabını bitirdiğimde aklımda en çok bu düşünce kaldı: Nezaketsizlik, kişisel bir kusur olmaktan çıktı; içinde yaşadığımız düzenin dili haline geldi.

Salecl, kabalığı insanların ailelerinden yeterli terbiye almamasıyla, toplumsal yozlaşmayla ya da toplumun görgü kurallarını unutmasıyla açıklamıyor. Sorunu çok daha derine taşıyor. Ekonomiden siyasete, çalışma hayatından eğitime ve sosyal medyaya uzanan geniş bir alanda, insanı sürekli yarışmaya zorlayan neoliberal düzenin ve vahşi kapitalizmin nasıl bir kişilik tipi ürettiğine bakıyor. Yazara göre kabalık, içinde yaşadığımız siyasal ve ekonomik düzenin bireylerde yarattığı ruh halinin göstergelerinden biri… 

Karşımıza çıkan kişi profili tanıdık: Her an verimli olmak, kendini geliştirmek, “kendinin en iyi versiyonuna dönüşmek”, fark yaratmak, görünür olmak, başarılı ve mükemmel görünmek zorunda hisseden; ama bütün bunların arasında giderek yorulan, öfkelenen, tükenen, sıradanlaşan, acımasızlaşan, yalnızlaşan ve hırçınlaşan “performatif insan”.

Yazar, kitabın Türkçe baskısı için yazdığı önsözde, ülkemizden de küçük bir anekdot aktarıyor. İstanbul’da yaşayan bir arkadaşının ayağına metronun kalabalık bir saatinde şık giyimli, ince yüksek topuklu bir kadın pat diye basmış. Arkadaşı da gayriihtiyari “Ah!” diye acıyla inlemiş. Kadından özür beklerken, kadın ona öfkeyle dönüp, “Ne giriyorsun ayağımın altına!” diye hesap sormuş. Salecl bir süre Ankara’da yaşasa muhtemelen........

© Perspektif