Türkiye Lübnan Hıristiyanlarıyla Ne Yapabilir?
Türkiye Lübnan Hıristiyanlarıyla Ne Yapabilir?
Türkiye Lübnan Hıristiyanlarıyla Ne Yapabilir?
Türkiye’nin Lübnan’da yıllardır ilmek ilmek işlediği, takdir toplayan o dengeli pozisyonunu kalıcı ve somut bir başarıya dönüştürmesinin bir yolu var: Lübnan’daki Türkmen mirasını ve Sünni kesimi destekleme gibi doğru politikaların yanında planlı bir şekilde Hıristiyanlarla ilişkileri stratejik bir akılla yeniden kurgulamak.
Rivayete göre 90’lı yıllarda bir gün, Refik Hariri, Riyad’da bir otel lobisinde samimi gördüğü bir Amerikalı gazete yöneticisine yarı kederli bir şekilde “Lübnan bir ülke değil, bir iş anlaşmasıdır” demiş. Bu rivayetin hızlıca akla yatmasının nedeni, sadece hikâyeyi yıllar önce bizzat o gazeteciden dinlemiş olmam değil. Üzerinden on yıllar geçse de Lübnan hâlâ yazılı, gizli ya da sözlü anlaşmalarla ve pamuk ipliğine bağlı ortak zeminlerle ayakta durmaya çalışıyor. Hariri’nin o gün ima ettiği gibi, Lübnan henüz bir “iş anlaşması” olmaktan çıkıp tam anlamıyla “devlet” olamamış bir organizma. Lübnan bayrağına haç, hilal ya da Pan-Arapların yeşil-siyah-kırmızı-beyaz bayrak arzuları yerine herkesi temsil eden sedir ağacını yerleştirmek hiçbir zaman murat ettiği sonucu veremedi.
Lübnan’daki siyasi gruplarla ilgili net olarak bildiğimiz bir tarihi olgu varsa, o da ilişkilerin geçicilik esasına dayandığı ve son derece kaygan bir zeminde ilerlediği. Türkiye, hem Lübnan’ın kendi ulusal güvenliği için anlık bir kriz alanı olmamasını gözeterek, hem de ülkede yıkıcı bir rol oynamaktan kaçınarak adımlarını hep “devletten-devlete” bir düzlemde attı. Herhangi bir yapıya ya da mezhebe doğrudan taraf olmadı. Lübnan’da görüştüğüm bütün muhataplar bunu takdirle karşıladıklarını açıkça belirtiyorlar. Türkiye’nin Akkar’daki Türkmen köylerine sahip çıkması veya Sünni yoğunluklu Trablus’taki yumuşak güç faaliyetleri, bu yüzden hiçbir zaman sessiz ve sinsi bir siyasi hedefin parçası gibi algılanmadı. Sahada TİKA, Kızılay, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların Trablus’tan Sayda’ya, Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne kadar yürüttüğü çalışmalar, bu tarafsızlık ilkesinin en samimi kanıtı. Türkiye, bunu somut siyasi güce çevirme adımlarını atmaya pek gönüllü olmadı. Trablus’taki Türkiye destekçisi olması normal karşılanan, ülke genelinde pek sözüne kıymet verilmeyen birkaç kanaat önderi hariç, Suudi Arabistan, Katar ve muhtemelen İsrail’in devşirdiği saygın, popüler isimlerle yarışabilecek, açıktan Türkiye destekçisi çok sayıda kanaat önderi bulunmuyor.
Ancak Türkiye ve İsrail’in giderek birbirlerini en büyük bölgesel rakip olarak algılamaya başlaması, bölgedeki birçok gelenekselleşmiş politika gibi bunu da bir ölçüde değiştirebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın haziran ayında Türkiye’nin güvenliğinin başladığı üç şehir arasında Beyrut’u da saymasını derinliksiz bir lafız olarak görmemek gerekiyor. Zira ufukta beliren Hizbullah sonrası (post-Hizbullah) dönemde, zaten dönemsel, geçici ve çoğu zaman maddi odaklı ilişkiler kurmaya meyyal olan Lübnan Hıristiyan siyasi elitinin (ve hatta tabanının), ülkede kalıcı bir barışın ancak İsrail ile iyi ilişkilerden geçebileceğini, bir süre sonra İsrail destekli güçlü bir hükümetin kendilerini rahatsız etmeyeceği fikrini usulca fısıldamaya başladığını gazeteciler ve politikacılarla özel görüşmelerimde bizzat duyuyorum. Kapalı kapılar ardında, aile meclislerinde utana sıkıla tartışılan bu yumuşama eğilimi, Hizbullah’ın zayıflaması veya tarih sahnesinden çekilmesi........
