Sudan’da Sessiz Felaket: Hesabı Kim Verecek?
Sudan’da Sessiz Felaket: Hesabı Kim Verecek?
Sudan’da Sessiz Felaket: Hesabı Kim Verecek?
Sudan’da yaşananları “iç savaş” olarak okumak analitik olarak yetersiz. Bugün Sudan, kendi kaderini belirleme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş, iç aktörlerin kendi hesaplarıyla, farklı çıkarlarla sahada konumlanan dış aktörlerin rekabetinin iç içe geçtiği bir vekâlet arenasına dönüşmüştür.
Sudan’da savaş üç yılı aştı. Bu süre zarfında milyonlarca insan yerinden edildi, şehirler harabeye döndü, açlık silaha dönüştü. Buna rağmen Sudan, küresel gündemin kenarında kalmaya devam ediyor. Ortadoğu’daki savaşlar, büyük güçler arasındaki gerilimler ve jeopolitik kırılmalar ekranlara taşınırken, Sudan’daki çığlık giderek daha küçük bir sese dönüşüyor. Aslında bu sessizliğin kendisi de bir siyasi tercihin ürünü.
Sudan’da yaşananları “iç savaş” olarak okumak analitik olarak yetersiz. Bugün Sudan, kendi kaderini belirleme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş, iç aktörlerin kendi hesaplarıyla, farklı çıkarlarla sahada konumlanan dış aktörlerin rekabetinin iç içe geçtiği bir vekâlet arenasına dönüşmüştür.
Bu Savaşta Kim kazanıyor, Kim kaybediyor?
Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) Hartum’u Hızlı Destek Güçleri’nden geri aldı. Bu askerî ilerleme, savaşın bittiği şeklinde sunuldu. Oysa SAF başkenti kontrol etse de savaşın gerçek ağırlık merkezi yerinde duruyor. Askerî tablo ile siyasi çözüm arasındaki mesafe kapanmadı, sadece görünmez hale geldi. Yıllardır farklı vesilelerle Sudanlılarla görüşüyorum. Bu görüşmelerde öğrendiğim en acı şey, Sudan’ı tarif etmek için ne “savaş” ne “kriz” ne de “felaket” kelimesinin yeterli olduğudur. En doğru kelime belki de “terk edilmişlik”. Hem dünya tarafından hem kendi hükümetleri tarafından.
Her görüşmede aklımda aynı soru kalıyor: Bu tablo bir trajedi mi, yoksa bir tercih mi?
İki General, Ama Asıl Mesele Başka
Sudan savaşı çoğunlukla “iki generalin iktidar çekişmesi” olarak okunuyor. Bu okuma hem yanıltıcı hem de tehlikeli. Savaşa neden olan yapısal kırılmaları örtüyor ve böylece ne gerçek bir yönetim ne de kalıcı bir çözüm imkânı bırakıyor. Savaşın kökleri çok daha derine iniyor. Post-kolonyal dönemde Hartum merkezli askerî-bürokratik elitler tarafından kurulan devlet yapısı, çevre bölgeleri başından itibaren dışladı, etnik ve kültürel çeşitliliği bastırdı. Siyaset, ekonomi, ordu ve bürokrasi merkeze hapsedilirken çevre bölgeler yoksulluk, altyapı eksikliği ve siyasal dışlanmayla baş başa kaldı.
Darbe geleneği bu eşitsizliği kalıcılaştırdı. Ordu siyasetin merkezine yerleşti, silahlı olmayan hiçbir aktör pazarlık masasında yer bulamaz hale geldi. Bu sistem, şiddetin hem bir yönetim aracına hem de siyasi pazarlık zeminine dönüştüğü kısır bir döngü oluşturdu. Devlet, iç çatışmalarla başa çıkmak için kabile milislerini ve vekil silahlı yapıları araçsallaştırdı. Bu tercih, zamanla güvenlik sektörünün parçalanmasına yol açtı. Bu tabloya çözümsüz kalan Darfur çatışmaları ve giderek derinleşen dış müdahaleler eklendi. Dolayısıyla savaş iç dinamiklerin çok ötesine taştı.
2019 süreci bu yapıyı dönüştürmek için bir fırsat sundu. Ancak sivil hareket, geniş bir toplumsal dönüşümü yönetecek kurumsal kapasiteden yoksundu. Üstelik bu kapasite boşluğu, iktidarı paylaşmaya hiçbir zaman gerçekten razı olmayan askerî aktörlerin geçiş sürecini sürekli geciktirme ve sulandırma stratejisiyle de derinleşti. Dolayısıyla demokratik geçiş süreci kaçınılmaz olarak askerî aktörlere bağımlı kaldı. 2020 Juba Barış Anlaşması silahlı grupları sisteme dahil etti ama silahsızlandıramadı. Örgütler hem siyasi hem de askerî varlıklarını korudu. Siyaset ile silahlı güç arasındaki çizgi daha da bulanıklaştı. Sonuç olarak, ‘iki generalin iktidar mücadelesi’ anlatısı, savaşın yüzeyde nasıl patlak verdiğine dair bir gözlem sunabilir. Ancak bu yapısal arka plan göz ardı edildiğinde, Sudan’ın neden tekrar tekrar silahlı parçalanmaya sürüklendiğini açıklamaya yetmez.
Kalabalık Sahne, Boş Masa
Bu yapısal kırılganlıklar yalnızca iç dinamiklerle sınırlı kalsaydı, belki çözüm daha kolay olabilirdi. Oysa Sudan bugün iç çelişkilerinin üstüne bir de dış aktörlerin rekabetini taşımak zorunda. Aktör haritasına bakıldığında, sahnenin alışılmadık derecede kalabalık olduğu görülüyor.
BAE’nin sağladığı lojistik desteğin savaşın seyrinde etkili olduğu çok konuşuluyor. Bu desteğin arkasında, Kızıldeniz erişimi üzerindeki ekonomik hesaplar kadar bölgesel güç dengelerini yeniden kurma iradesi de yatıyor. Ancak Sudan krizini yalnızca BAE merceğinden okumak tabloyu daraltır. Sudan, aynı zamanda Körfez içi bir hesaplaşmanın sahnesi haline gelmiş durumda. BM Uzmanlar Paneli raporları ve uluslararası basında sıklıkla dile getirilen iddialara........
