Erol Taşdelen: Enflasyonu düşürelim derken sanayiyi mi kaybediyoruz?
Üretmeden enflasyon düşer mi, düşse bile refah artar mı?
Türkiye’de enflasyonla mücadele uzun süredir ağırlıklı olarak yüksek faiz, kredi büyümesinin sınırlandırılması, iç talebin baskılanması ve reel kurun kontrol altında tutulması üzerinden yürütülüyor.
Bu yaklaşımın temel mantığı açık: Talep yavaşlayacak, tüketim azalacak, şirketler fiyat artırmakta zorlanacak, dövize yönelim sınırlanacak ve böylece enflasyon gerileyecek.
Ancak ekonominin sahadaki işleyişi, teorik çerçeveden çok daha karmaşık.
Çünkü Türkiye’de uygulanan sıkı para politikası yalnızca tüketimi değil; aynı zamanda üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı ve şirketlerin işletme sermayesini de baskılıyor.
Ortaya şu kritik soru çıkıyor: Enflasyonu düşürmek için uygulanan araçlar, ülkenin üretim kapasitesini tahrip ediyorsa elde edilen sonuç gerçekten başarı sayılabilir mi?
Sanayide alarm veren göstergeler
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 23 Temmuz 2026 tarihli toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. TCMB, sıkı para politikasının talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyonu güçlendireceğini belirtirken, yakın dönem verilerinin iç talepteki zayıflamanın belirginleştiğine işaret ettiğini de açıkladı.
Ancak iç talepteki zayıflama, sanayi açısından yalnızca fiyat artışlarının yavaşlaması anlamına gelmiyor.
Haziran 2026’da İSO Türkiye İmalat PMI verisi 49,8’den 47,1’e geriledi. Böylece imalat sektöründeki zayıflama eğilimi üst üste 27’nci aya taşındı. PMI göstergesinde 50’nin altındaki değerler faaliyet koşullarında daralmaya işaret ediyor.
TÜİK verilerine göre sanayi üretimi Mayıs 2026’da yıllık bazda değişmezken, aylık bazda yüzde 2,9 geriledi. İmalat sanayindeki aylık düşüş ise yüzde 3,3 oldu.
Temmuz 2026’da imalat sanayi kapasite kullanım oranı da bir önceki aya göre 0,6 puan azalarak yüzde 73,9’a düştü. Mevsimsel etkilerden arındırılmış oran yüzde 73,8 olarak gerçekleşti.
Bu veriler birlikte okunduğunda tablo açıktır: Sanayici üretmek istiyor ancak finansmana, talebe ve öngörülebilir maliyet yapısına ulaşmakta zorlanıyor.
Enflasyonla mücadele sanayiyi hangi kanallardan vurdu?
1. Ticari kredi faizi üretim maliyetine dönüştü
Türkiye’de banka kredisi yalnızca yatırım finansmanı değildir.
Personel ücretini öder.
Enerji giderini karşılar.
Müşterisine vade açar.
İhracat siparişini üretir.
Makine ve kapasite yatırımı yapar.
Dolayısıyla ticari kredi faizinin uzun süre yüksek kalması, doğrudan üretim maliyetine dönüşür.
Yüzde 40-50 bandına yaklaşan veya şirketin riskine göre bu seviyeleri aşan ticari kredi maliyetiyle bir sanayi işletmesinin sağlıklı fiyatlama yapması son derece zordur.
Şirket yüzde 15-20 faaliyet kârı elde etse bile işletme sermayesini yüzde 45-55 maliyetle finanse ediyorsa, satış yaptıkça finansman gideri büyüyebilir.
Böyle bir ortamda üretici şu ikilemle karşılaşır: Üretimi azaltırsa pazarını kaybeder, üretime devam ederse finansman giderine çalışır.
2. Kredi pahalı olmakla kalmadı, erişimi de zorlaştı
Sorun yalnızca kredinin faiz oranı değildir.
Kredi büyümesine getirilen sınırlar, bankaların bilanço tercihleri, sektör ve firma bazında artan risk algısı ile teminat koşullarındaki ağırlaşma krediye erişimi de zorlaştırdı.
TCMB’nin 2026 yılı ikinci çeyrek Banka Kredileri Eğilim Anketi, işletme kredilerinde sıkılaşmanın devam ettiğine işaret ediyor. Bankalar önümüzdeki dönemde sıkılaşmanın zayıflayarak sürmesini bekliyor.
Kredi musluğunun kısılması, özellikle özkaynağı zayıf KOBİ’leri ve işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sanayi şirketlerini daha sert vuruyor.
Büyük şirket tahvil, eurobond, sendikasyon veya yabancı ortaklık gibi alternatiflere ulaşabilirken küçük ve orta ölçekli sanayi şirketi çoğunlukla bankaya bağımlıdır.
Banka kredisi kesildiğinde şirketin önünde genellikle dört seçenek kalır:
Tedarikçi ve vergi ödemelerini geciktirmek,
Kayıt dışı veya çok daha pahalı finansmana yönelmek.
Bu noktadan sonra kredi politikası yalnızca enflasyon politikası olmaktan çıkar; şirketlerin hayatta kalma meselesine dönüşür.
3. İç talep baskılanırken maliyetler aynı hızla düşmedi
Sıkı para politikasının amacı talebi soğutmaktır. Ancak üreticinin karşı karşıya olduğu maliyetler aynı hızda gerilememektedir.
Mayıs 2026’da Yİ-ÜFE imalat sanayinde yıllık yüzde 30,72 arttı. Enerji, ara malı, dayanıklı ve dayanıksız tüketim mallarında da güçlü maliyet artışları sürdü.
Haziran 2026’da genel Yİ-ÜFE yıllık yüzde 28,09 seviyesinde gerçekleşti.
Yani üreticinin satış hacmi azalırken;
giderleri yükselmeye devam ediyor.
Talep düşüyor fakat maliyetler aynı hızla düşmüyor.
Sonuç olarak şirketler önce kâr marjından vazgeçiyor, ardından sermayelerini tüketmeye başlıyor.
Reel kur politikası ihracatçıyı nasıl etkiledi?
Enflasyonla........
