menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kıbrıs'tan Silivri'ye 'Bir şey olmaz'lar ülkesi

122 0
03.09.2026

Bir annenin iki çocuğunu aynı anda kaybettiği bir anı hangi cümle taşıyabilir?

Ya da çarptığınız gemi gecenin karanlığında denizin dibine giderken, oradaki insanların hayatını kendi meseleniz saymadan yolunuza devam edebilmeyi?

Bazı felaketler insana yalnızca ölümün ağırlığını değil, insan hayatının başka insanların gözünde ne kadar hafifleyebildiğini de gösteriyor.

Bir insan hayatının, başka insanların aldığı kararların, yaptığı ihmallerin ve gösterdiği ya da göstermediği sorumluluğun içinde ne kadar savunmasız kalabildiğini…

Girne açıklarında batan gemide oradakiler için, birkaç dakika içinde hayatın bütün dengesi altüst oluyor. Gemi yana yatıyor, mazot suya karışıyor, zemin kayganlaşıyor. İnsanlar tutunacak bir yer arıyor, eşyalar savruluyor, ayakların altındaki dünya bildiğimiz anlamını yitiriyor.

Hataylı bir aile… Anne, çocuklarının ellerini tutuyor. O an için dünyadaki bütün mesele bu aslında; bırakmamak. Sonra bir anda kayıyorlar ve eller boşalıyor. Hiçbir kelime, bir annenin avuçlarının içinde kalan o boşluğu tarif etmeye yetmiyor.

İnsanın zihni böyle bir boşluğu kavrayamıyor. Birkaç saniye önce varlığından bedeniyle emin olduğu birinin, bir anda yalnızca yokluğuyla sizi kuşatması… Deniz aynı deniz, gökyüzü aynı gökyüzü, dünya dönmeye devam ediyor fakat sizin için zaman, o elin avucunuzdan kaydığı anda duruyor.

Bazı ölümlerin karşısında kader kelimesine sığınmak öyle kolay değildir. Bunlar, ihmalin, kayıtsızlığın, ertelenmiş sorumlulukların içinden doğru yükselir zira.

Önlenebilecek bir ölümün ardından “kader” demenin bazen acıyı açıklamaktan çok, sorumluluğu örtmeye yaradığını biliyoruz hepimiz.

Bir gemi sefere çıkmadan önce aslında onlarca insanın kararından geçmiştir. Mühendis bakmıştır, denetçi kontrol etmiştir, yetkili izin vermiştir, işletmeci maliyet hesabını yapmıştır Kimi gördüğü kusuru, eksikliği önemsemiş kimiyse görmezden gelmiştir.

Bir başkası da çıkıp “Şimdilik idare eder,” demiştir.

İnsan hayatı işte böyle böyle ucuzlar, bir anda değil. Bir çocuğun denize düşüp kaybolduğu saniyede hiç değil. Çok daha önce; henüz hiçbir şey olmamışken, herkes evine sağ salim dönmüşken, kusurlar görülüp geçilmiş, riskler ertelenmiş, “şimdiye kadar bir şey olmadı” denmişken ucuzlamaya başlar.

Bir toplumda insan hayatının değeri, ölümden sonra söylenen birkaç afilli sözle anlaşılmaz. Asıl ölçü şudur: Henüz kimse ölmemişken, bir insanın ölmemesi için ne kadar emek veriyor, ne kadar zahmete katlanıyoruz?

Bu coğrafyada insanın ve kurumların çok tehlikeli bir yanı var. Bir yanlış, ilk seferinde felakete yol açmadığında ona alışmaya başlıyorlar.

Yangın merdiveni yoktur ama yıllarca yangın çıkmaz. Makinenin bakımı gecikir ama çalışmaya devam eder. İşçi emniyet kemeri takmadan yüz kere çalışır ve düşmez. Bir binanın kusuru bilinir ama bina şimdilik ayaktadır. Bir gemideki eksik ertelenmiştir ama sefer tamamlanır.

Her sağ salim dönüş, aslında yanlış olan bir davranışa biraz daha cesaret verir. “Bak, yine bir şey olmadı.”

Bu cümle bir süre sonra tedbirsizliğin mazeretine dönüşür.

Sosyolog Diane Vaughan, Challenger uzay mekiği faciasını incelerken buna “sapmanın normalleşmesi” adını vermişti. Kurallar bir sabah topluca terk edilmez. Sınırlar azar azar esner. Önce istisna olan şey, tekrarlandıkça olağan hale gelir. Tehlike ortadan kalkmaz; yalnızca ona karşı duyarlılığımız körelir. “Bir şey olmadığı” her gün, yanlış yaptığımız halde doğru yaptığımıza biraz daha inanırız. Ta ki bir gün gerçekten bir şey olana kadar. Sonra bir de kalkıp şaşırırız. “Bu nasıl oldu?”

Oysa çoğu zaman asıl soru “Bu nasıl oldu?”........

© OdaTV