“Ama”nın Ardına Saklanan Aydınlık: Tekçilikle Demokrasi Olmaz
Türkiye’de tuhaf bir aydın tipiyle karşı karşıyayız. Tuhaf diyorum; çünkü kendisini modernliğin, aklın ve demokrasinin doğal temsilcisi olarak görüyor ama söz konusu Türkiye olunca bütün bu kavramları bir çekmeceye kilitleyip anahtarını “devletin bekası”na teslim ediyor. Batı’dan ödünç aldığı değerleri vitrine diziyor; içeriye almıyor. Demokrasi diyor, çoğulculuk diyor, özgürlük diyor; sonra bir ama ekliyor ve bütün o kelimeler bir anda işlevsizleşiyor.
Bu ama’lı aydın tipi, tekçiliği bölünmenin panzehiri sanıyor. Ona göre farklılıklar tanınırsa ülke dağılır, eşitlik talep edilirse kaos çıkar, çoğulluk kabul edilirse devlet çöker. Bu yüzden monist bir siyasal aklı, neredeyse metafizik bir zorunluluk gibi savunuyor. Tek dil, tek kimlik, tek anlatı… Hepsi bir “birlik” fetişinin etrafında kutsanıyor. Oysa bu birlik dediği şey, tarihsel olarak ancak bastırarak, yok sayarak ve eşitsizlik üreterek ayakta kalabilmiş bir birlik.
İşin ironik yanı şu: Bu kesim kendisini ilerici sayıyor. Avrupa değerlerine atıf yapıyor, Aydınlanma’dan söz ediyor, hukukun üstünlüğünü savunduğunu iddia ediyor. Ama konu Kürt meselesine, azınlıklara, kimliklere, kolektif haklara geldiğinde birden 1920’lerin siyasal aklına geri dönüyor. Referans hep aynı: kurucu irade. Yüz yıl öncesinin koşullarında, savaşın, yıkımın ve imparatorluk enkazının ortasında........
