menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CHP ve YENİ PARTİ

3 0
previous day

Cumhuriyet Halk Partisi’nin bugün asıl meselesi yalnızca kimin genel başkan olduğu, hangi kadronun yönetimde kaldığı ya da yeni bir partinin ne kadar destek bulacağı değil. Meselenin daha derini, tarihsel bir siyasi hareketin kendi hafızasıyla, kendi ilkeleriyle ve kendi kurumsal kültürüyle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğidir.

Aristoteles, iyi yönetimin yalnızca iktidarı ele geçirmekle değil, erdemli bir siyasal düzen kurabilmekle mümkün olduğunu söyler. Çünkü bir siyasi hareketi ayakta tutan yalnızca seçim başarıları değildir; zor zamanlarda gösterdiği karakterdir. Güç el değiştirebilir, liderler değişebilir, kadrolar yenilenebilir. Fakat bir kurumun karakteri aşınmaya başladığında, onu yeniden inşa etmek seçim kazanmaktan çok daha zordur.

Bugün Türkiye'nin en köklü siyasi kurumlarından biri, kendi içinde nasıl bu kadar sert bir meşruiyet mücadelesinin içine sürüklendi ve bu süreç, yalnızca CHP'nin değil, Türkiye'de siyasetin kurumsal niteliği hakkında bize ne söylüyor?

CHP’de bugün il ve ilçe örgütlerinde yaşananlar, peş peşe gelen görev değişiklikleri, parti binaları önündeki protestolar, il başkanlığına getirilen mezar taşı, görev devirleri sırasında meydana gelen tahribat, duvarlara yazılan yazılar… Akıl alır gibi değil.

Bu manzara, siyaset kurumuna güven duymak isteyen vatandaşta nasıl bir izlenim bırakıyor? Öfke, itiraz ve protesto demokratik hayatın doğal parçalarıdır, evet. Ancak bunların ifade ediliş biçimi de en az gerekçeleri kadar önemlidir. Güçlü bir siyasi partinin kendi içindeki gerilim, kendini oraya ait gören kişilerin, yıllardır “yuva”, “baba ocağı” olarak tanımladıkları partiye zarar verme görüntüleriyle özdeşleşmeye başladığında, tartışma artık yalnızca taraflar arasında kalmaz; o kuruma dışarıdan bakan herkesin zihninde de koca bir güven krizine dönüşür.

Belediyelere yönelik soruşturmalar, tutuklamalar ve kamuoyuna yansıyan onca iddia, yolsuzluk, akçeli işler, yerel yönetimlerdeki kadro tercihlerini de yeniden tartışmaya açmıştır. Bu insanlar nasıl seçildi? Yerel yönetimlerin sorumluluğu kimlere, hangi ölçütlerle emanet edildi?

Siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir; aynı zamanda insan seçme sanatıdır. Bir siyasi hareket, adaylarını belirlerken yalnızca kazanma ihtimalini mi gözetir, yoksa yönetecek insanların karakterini, liyakatini ve kamu ahlakını da aynı titizlikle tartar mı?

CHP, bu ülkenin en eski kurumsal yapılarından biri. Cumhuriyet'in kuruluş hafızasını taşıyan, demokrasi tarihinde önemli kırılmalara tanıklık etmiş bir parti. Dolayısıyla böyle bir partiden beklenen de yalnızca seçim kazanacak adaylar bulması değil; karakteri, liyakati ve kamu ahlakını birlikte gözeten bir siyasal kadro anlayışı ortaya koyabilmesidir. Çünkü kurumsal geçmiş büyüdükçe, yapılan hataların toplumsal karşılığı da büyür…

Kimler yönetme sorumluluğunu bir kenara bırakıp kamu gücünü kişisel çıkarın aracı hâline getirmeyi tercih etti? Kurultay sürecindeki delege pazarlığı iddialarının genel başkanlık yarışına ve parti meclisinin oluşumuna düşürdüğü kara gölgenin hesabı sorulmasın mı…?

Yoksa sorun yalnızca kişilerde değil, onları alkışlayan siyasal kültürde mi? Eğer güç, çıkar ve her yolu meşru gören anlayış bir başarı hikâyesi olarak görülmeye başlarsa; hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik, dürüstlük, kamu malına sahip çıkmak ve başkasının emeğine saygı gibi değerler de anlamını yitirir. Daha da düşündürücü olan ise bu değerleri savunduğunu söyleyen çevrelerin bu tablo karşısında sessiz kalabilmesidir…

Biraz daha geriye gidelim. CHP, bu topraklarda kurumsallığı, Cumhuriyet birikimi ve siyasal geleneğiyle hep daha yüksek standartlarla anılan partilerden biri olmuştur. Peki, partinin uzun yıllar boyunca ana muhalefet liderliğini üstlenmiş isminin etrafındaki siyasal denge neden bu kadar kısa sürede çözüldü? Kılıçdaroğlu’nun edindiği ve yol açtığı yerel seçim başarılarına, iktidara çoğunluğu kaybettirmiş olmasına, partinin oy oranını yüzde 49’lara çıkarmış olmasına rağmen yıllarca birlikte yürünmüş yollar, ortak mücadeleler ve kurumsal aidiyet bir anda silinip süpürülebilir mi?

Kılıçdaroğlu, uzun yıllar boyunca AKP iktidarına karşı muhalefetin en görünür isimlerinden biriydi. İlmek ilmek dokuyarak elde ettiği geniş toplumsal destekle Türkiye siyasetinin en önemli aktörüydü. Ancak şaibeli kurultay öncesi dönemde sanki herkes, Kılıçdaroğlu’nun kazanacağı bir senaryoya değil, kaybedeceği bir tabloya hazırlanmıştı… Son genel seçim sonrasında yaşanan tartışmalar, yapılan suçlamalar, çevrilen oyunlar, dönen dolaplar, hançerler ve takip eden parti içi çözülme süreci, onu hem siyasi hem de örgütsel anlamda oldukça zor bir konumda bıraktı.

Ekrem İmamoğlu’nun parti içinde kurduğu hakimiyet, tesadüfi bir siyasi başarıdan ziyade, İBB ve diğer belediyelerin sunduğu geniş imkanların sahaya sürülmesiyle mümkün oldu. CHP örgütü, mali kaynaklar, kadro imkanları ve çeşitli finansal araçlarla birer "personel" haline getirildi; partinin kimyası ve organik bağları kökünden sarsıldı.

Kendi kariyerinde belirgin bir başarısı veya bağımsız bir duruşu olmayan, meclis üyeliği maaşına, milletvekili ödeneklerine, huzur haklarına ya da emeklilik imkanlarına bel bağlayan birçok isim bu yapının bir parçasına dönüştü. İmamoğlu’nun yönlendirdiği bu ciddi finansal güç ve belediye imkanları, parti içinde adeta bir manivela gibi kullanıldı.

Kılıçdaroğlu sandıktan zaferle çıkabilmek için ter dökerken; diğer tarafta "yol arkadaşı" maskesi takanlar kendi ikbal listelerini kaleme alıyordu. Seçimi kazanmak yerine seçim sonrasının güç haritasını çizme derdine düşen bu zihniyet, İmamoğlu’nun talimatlarıyla şekillenen o vekil listelerini hazırlayarak liderini........

© Muhalif