MODERNİZMİN PUTLARI BİR BİR YIKILDI
MODERNİZMİN PUTLARI BİR BİR YIKILDI
7 Ekim sonrasında, dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmıştı. Modern tasavvurun ürettiği bütün efsaneler ve putlar birer birer yıkıldı. Hem de efsaneleri uyduranların dilleri ve putları yapanların elleri ile yıkıldı. İşin güzel tarafı ise, artık kimse efsanelere yaslanıp putlarına taparak yalan söyleyemeyecek. Zira bütün maskeler düştü, hakikat meydana çıktı. Hamaset yüklü haykırmalar artık itibar görmüyor. Gönlünün Ali’den yana olduğunu söyleyip, kılıcını Muaviye’nin menfaatine sallayanları, tarih hiçbir zaman affetmeyecektir.
İnsanlık tarihi, büyük beşeri iddiaların ve bu beşeri iddiaların altında ezilen kitlelerin hikâyesidir. Ancak içinde bulunduğumuz çağ, daha önce hiç olmadığı kadar büyük bir yanılmanın çöküşüne şahitlik ediyor. Yüzyıllardır “insanlığın ortak kazanımı” olarak pazarlanan, uğruna akademik kürsüler kurulan ve uluslararası sözleşmelerle mühürlenen ne kadar kutsal varsa, bugün modern birer efsane oldukları tescillenerek tarihin çöplüğüne doğru hızla yuvarlanıyor.
Bağımsız Devlet Efsanesi ve Egemenliğin Sonu
On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ulusçuluk ve ulus meşrutiyeti üzerine kurulan ulus devletlerin iddialarında yer alan “Bağımsız Devlet” kavramı, artık sadece atlaslarda kalan bir romantizmden ibarettir. Modern dünya düzeni ve küresel küfür, devletlerin egemenlik haklarını küresel sermayenin, askeri blokların ve teknolojik hegemonyanın insafına terk etmiştir. Kendi sınırları içinde dahi karar alma iradesini yitiren, ekonomik ve askeri bağımlılık zincirleriyle çevrelenmiş sömürgeleştirilmiş yapılar için “bağımsızlık” ifadesi, yalnızca milli bayramlarda hatırlanan nostaljik bir hatırlamadan öteye gidememektedir. Devletler, halklarının hamisi olmaktan çıkıp, küresel sistemin yerel operatörlerine dönüşmüştür.
Adını hatırlayamadığım Avrupalı bir siyaset bilimcinin tespit ettiği ve bu günün gerçeği olarak karşımıza çıkan dehşet verici: “Topraklarında başka bir devletin üssü olan devletlerin bağımsızlığından söz edilemez” tespitinin hakikatini bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Bu hakikate itiraz edenlere sorulacak esaslı soru: “Bağımsız olduğunu iddia eden bir devlet, kendi topraklarında başka bir devlete neden üs kurdurur?” Bu sorunun cevabı, “askeri işbirliği veya stratejik ortaklık” değildir.
Bağımsızlık, sadece sınır hatlarının dünya haritası üzerinde çizilerek belirlenmesi veya bir parlamento binasının varlığıyla sağlanamaz. Bugün modern dünyanın ulus devletleri, ‘bağımsız devlet’ efsanesini anlatırken, topraklarındaki yabancı askeri üslerin varlığını ve devletlerinden bağımsız olduğunu görmezden gelmektedir. Oysa hakikat bütün aleniyetiyle inkâr edilemeyecek kadar ortadadır Topraklarında başka bir devletin askeri varlığını, üssünü ve stratejik kontrolünü barındıran bir yapının bağımsızlığından söz etmek, siyasi bir aldatmacadır. Bu üsler, ev sahibi devletin egemenlik haklarının bağrına saplanmış birer hançer gibidir. Kriz anında kimin iradesinin galip geleceğini hatırlatan sessiz ama mutlak birer tehdittir. Kendi topraklarında hukukunun geçmediği dış güçleri barındıran bir devletin egemenliği, ancak ilk fırtınada savrulup giden kuru yaprak gibidir.
Helvadan Putlar: Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları
Bu sürecin en büyük trajedisi ise, “insan hakları” ve “uluslararası hukuk” gibi kavramların geçirdiği değişim ve dönüşümdür. Bu kavramlar, modern insanın acıktığında yemek üzere inşa ettiği helvadan putlardır. Güç dengeleri yerinde olduğunda tapınılan bu putlar, güçlülerin çıkarlarıyla çatıştığı ilk kriz anında bizzat inşa edicileri tarafından iştahla tüketilmiştir.
Uluslararası hukuk denilen mekanizma, mazlumların sığınacağı bir liman değil; zalimlerin suçlarını meşrulaştırdığı bir kılıf haline gelmiştir. Uluslararası Sözleşmelerden İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne kadar tüm o gösterişli metinler, bugün bombalanan hastanelerin, yok sayılan sınırların ve sistematik olarak katledilen mazlumların üzerinde yükselen dumanları dahi perdeleyememektedir. “Evrensel haklar” kavramı, sadece belirli coğrafyalar ve belirli kimlikler için geçerli olan ayrıcalıklı bir kimlik kartına dönüşmüştür.
Tarihin Çöplüğü ve Gerçeğin Çıplaklığı
Bugün, maskelerin düştüğü ve kralın çıplak olduğu bir hakikat çağındayız. Modernitenin vadettiği o parıltılı gelecek, yerini güçlünün zayıfı yuttuğu, hukukun sadece söylentiden ibaret kaldığı ilkel bir orman kanununa bırakmıştır. İnsanlık, kendi elleriyle yarattığı bu sahte ilahların yıkılışını izlerken büyük bir boşluğa düşmektedir.
Ancak bu yıkım, aynı zamanda bir uyanışın kapısıdır. Helvadan putların dağılması, bizi sahte konfor alanlarımızdan çıkarıp hakikatin soğuk ve çıplak yüzüyle karşı karşıya getirir. Tarihin çöplüğüne giden bu kavramların enkazı arasından belki de ilk kez, kâğıt üzerindeki maddelere değil, referansı İslam olan sahici adaletin sesine dayanan yeni bir insanlık onuru filizlenecektir. Zira efsaneler bittiğinde ve putlar yıkıldığında, geriye sadece eğilip bükülmeyen, mülkiyet kabul etmeyen “Hak” kalır. Ve “Hak rabbinden gelendir.”
Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.
Mirat Haber – YouTube
