menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK

31 0
11.07.2026

GERÇEK DİNDARLIK: ŞEKİL İLE ÖZÜ BİRLİKTE YAŞAMAK

Dindarlık, genel hatlarıyla “insanın Allah’a inanma, O’na bağlanma ve dinin inanç, ibadet, ahlâk ve hukukla ilgili ilkelerini benimseyerek bunları günlük hayatına yansıtma çabası” olarak tanımlanıyor. Fakat bu tanıma uygun bir dinî hayatın ise çoğu zaman gerçekleşmediği; zira bazı dinî uygulamalarda kimi insanların, daha ziyade dinin şekil ve sembollerine ağırlık veren bir anlayışa; kimi insanların da dinin özünü oluşturan ahlâkî değerleri merkeze alan bir görüşe sahip oldukları ve bunun da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşmasına ve gelişmesine katkı yapmadığı biliniyor. Dolayısıyla da doğru ve sağlıklı bir dindarlık anlayışının oluşması ve gelişmesi için dinin hem şekline hem de özüne aynı ölçüde önem verilmesi ve yaşanması icap ediyor.

Zira şekle daha çok önem veren bir dindarlık anlayışında ibadetlerin şekli, kıyafetler, bazı geleneksel uygulamalar ve dinî davranışların ön plana çıktığı; buna karşılık dinin ruhu, özü ve amacı olan ahlâkî boyutun ise çoğu zaman ikinci planda kaldığı görülmektedir.  Bu dindarlık anlayışında olan insan, bu tarz bir uygulama ile dinî görevlerini yerine getirdiğini düşünmekte; ancak bu görevlerin kişiliğinde ve davranışlarında ne ölçüde bir değişim meydana getirdiğini ise düşünmemektedir.

Nitekim bu anlayışta; namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve dinî sembollere sıkı sıkıya bağlılık göstermek önem arz etse de bu ibadetlerin insana kazandıracağı dürüstlük, adalet, merhamet ve kul hakkına riayet etme gibi dinî davranışlar fazla da bir önem arz etmemektedir.  Diğer bir ifade ile bu anlayışta görüntü ve kimliğin, öne çıktığı, buna karşılık ahlâkî ilkelerin ve kuralların arka planda kaldığı, dolayısıyla da ibadetlerdeki asıl amacın insanı takvaya ve ahlâkî olgunluğa ulaştırmak olduğu gerçeğinin fazla da dikkate alınmadığını göstermektedir.  

Mevlana’ya bir gün birisi gelir ve ona Hz. Peygamberin kuşağının olup olmadığını, varsa nasıl olduğunu, kaç arşın uzunlukta ve hangi renkte olduğunu sorar. Mevlâna; “Bunu bilmekle ne yapacaksın, eline ne geçecek, Hz. Peygamber kuşak kullanırdı, kullanmazdı veya vardı, yoktu, bunu bilmek sana ne fayda verecek?”, diye sorar. O da şöyle cevaplar: “Sakalım onun sakalı gibi oldu, sarığım da O’nun sarığına benzedi, hatta ayaklarımda çöl ayakkabısı var, Konya toprağında çöl terliği ile geziyorum. Elbisem de onunkine benzedi, geriye acaba Hz. Peygamber kuşak kullanıyor muydu, kullanmıyor muydu meselesi kaldı. Bunu da kimse cevaplayamadı. Onun için sana geldim. Ben O’na benzemek istiyorum”, der. Mevlâna ona cevap olarak, “Sen bu kafa ile benzesen benzesen ancak Ebu Cehil’e benzersin”, dedikten sonra şöyle devam eder: “Dış görünüş ve kıyafet itibariyle Hz. Peygamberle Ebu Cehil arasında bir fark yoktur. Fark surette değil, siretlerdedir. Sende Hz. Peygamberin şekil ve kıyafetinden nelerin olduğu değil, Hz. Peygamberin ahlakından, dürüstlüğünden, hoşgörü ve insanlığından ne var onu söyle. O’na ancak öyle benzersin”[1]  der.

Bu anekdotun bize verdiği mesaj ise dinin özünden ve ruhundan kopmamak; dindar........

© Mir'at Haber