Müşrikler Müslümanlara Yöneticilik Yapamazlar
Müşrikler Müslümanlara Yöneticilik Yapamazlar
Dinimiz itikaden sapıtmış kişilerle; kâfir, zalim, müşrik, münafık ve neo-mürtetlerle bir araya gelip ortak paktlar kurmayı ve onların meclislerinde bulunmayı şu ayette kesinlikle yasaklamıştır:
“Ayetlerimizle ilgili, bilgisizce, dalga geçerek, ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, başka bir konuya geçtiklerini görünceye kadar onlardan uzak dur, onların faaliyetlerine engel tedbirler al. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk, inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zalim kavimle birlikte oturma.”1
Yüce Allah, ayetlerinin inkâr edildiği, yalanlandığı, alaya alındığı meclislerde Müslümanların oturmasını Mekke döneminden itibaren kıyamete kadar yasaklamıştır. Din aleyhtarı çirkin sözleri duyunca Müslümanların, bu tip toplantıları protesto etmelerini istemiştir. Bu yasaklı meclislere, dine bidat sokmak isteyen sapıkların meclisleri de girmektedir. Allah’a isyan içeren ve muharramatın pervasızca işlendiği bu meclislerin tamamı zaman ve mekân üstü olarak protesto edilmenin kapsamı içerisindedir.2 Bu ayet Müslümanlara teyakkuz hâlinde ve çevreye karşı duyarlı olmayı öğretmiştir. Her Müslüman en yakınından uzağa doğru dinine hakaret ettirmemekle görevlidir. İman etmese bile kimsenin İslâm’a hakaret etme ve sövme özgürlüğü yoktur.
Bu ayetle ilgili görüş belirten Said Havva gibi bazı âlimler, Müslümanların dar’ü-l harp yerine dar’ü-l İslâm da yaşamayı tercih etmelerine; dar’ü-l İslâm inşa etmelerine dair yorumlar yapmışlardır. Zira İslâm’ın hâkim olmadığı siyasada birileri dine ve dini değerlere küfredebilirler. Bunun da çaresi ayette işaret edildiği üzere islâm’ın referans alındığı siyasal bir yapıyı kurmaktır. Böyle bir siyasada kimse ne ayetlerle alay edebilir, ne de haramlar Allah’a savaş savaş açar gibi alenice işlenebilir. Herkes haddini bilir. İmam Malik’in deyimi ile “Batıl hakka galip gelirse yeryüzünde anarşi ve fesat doğar. Hakka tabi olmak kurtuluştur. Batılın azı da çoğu da (insanı ve toplumu) helak eder.”3 Batıl yerine hakkın egemen olduğu bir dünyayı kurmak her Müslümanın asli görevlerindendir. Aksi hâlde hep zalimlerle beraber olur ve ayetlerin alaya alınmasını kanıksaya bilirsiniz. Asıl helak da budur.
Zulmün egemen olmaması ve önlenmesi için öncelikli yapılması gereken, zalim idarecileri egemen konuma getirmemektir. Allah Teâlâ, İbrahim Peygamber’i belirli alanlarda denedikten sonra önderlik makamına getirmiştir. Bakara Suresi’nin 124. Ayeti O’nun soyundan olup da Hz. İbrahim’in itikadi ve ahlaki vasıflarıyla donanmayanların salt dedelerine nispetle liderlik konumunda olamayacaklarına dikkat çekmiştir. İslâm’da yönetim soyla değil; emanete liyakatle şekillenir. Çünkü insanın soyunu belirleme kudreti yoktur. Dolayısıyla özgürlük alanına girmeyen şeylerle insanlar arasında farklılık iddia etmek ve üstünlük taslamak cahiliye âdetidir. Müslümanlar için bu ayetin evrensel mesajı; insanda zulme ait nitelikler yok edilmeden yöneticilik görevi vermenin yasak oluşudur. Zira ayetteki “zulüm” ifadesi şirk ve küfür anlamına geldiği gibi, adaletten ayrılmak ve günahlara dalmak anlamına da gelir. Hâlbuki dinimizde yönetimi meşru duruma getiren iki temel kaide; ilim ve adalettir.
Adaletten ayrılan yöneticilerin meşruiyetinin düşmesi gerekirken, sonraki dönemlerde fitne çıkar endişesiyle fasık, facir ve zalim idarecilere itaat edileceği Sünnilik adına vurgulanmıştır. Lokal ve krala yaranma adına yapılan çirkin uygulamaları öne çıkararak Sünnilik böyledir demek de bir zulümdür. Çünkü Sünniliğin genlerinde zalim idarecilerle ortak hareket etmemek; zalimlere değil iktidar vermek en ufak bir meyil bile duymamak vardır.
Sünni imamlarımızdan Ebu Hanife Hazretleri, gerekli şartları taşımadığı ve Hz. Peygamber’in torunlarına göre çok eksiği olduğu için Abbasi meliklerinden Mansur’a kıyam etmeyi önermiş ve bu mücadelesini şehit olana kadar sürdürmüştür. Bütün malını mülkünü Ehlibeytten olan İbrahim en- Nefs’ü-z Zekiyye’nin imameti için harcamıştır. Sünni geleneğin diğer imamlarının da benzeri mücadelelerine tarih şahittir. İmam Malik, İmam Şafi ve Ahmet b. Hanbel’in çektiği sıkıntılar ve gördükleri işkenceler müsellemdir. İmamlarımızın hiç biri zulme ve zalim idarecilere onay vermemiştir.4
Kur’an ve sünnetin hükümleriyle çatışan bir Sünnî gelenekten bahsetmek ilmi ve insaflı değildir. Lokal olayları Sünnilik genellemesi içerisinde vermek tarihi bir yanlıştır. Hatta diğer ekollerle kıyaslarsak Sünnî gelenek daha da pak ve temizdir. Tarihin tozlu sayfalarından tekil örneklerden yola çıkarak genelleme yapmak en azından insafsızlıktır. Bu bağlamda yeri gelmişken şu olayı da hatırlatmakta yarar görüyoruz. Yazar Ali Bulaç, Abbasiler döneminde görev alan İmam Ebu Yusuf’la ulemanın kırılma yaşadığına dikkat çekmiş ve onu ilmi kariyerini siyasanın emrine vermekle itham etmiştir. Hâlbuki Ebu Yusuf’un zalim idarecilerin zulmüne fetva verdiğine veya zulmü onayladığına dair hiç kimse bir tek örnek bile gösteremez. Bilakis zulmü önlemesi ve ehliyetsiz kimselere ilmi dereceler verdirmemesi ile ilgili onlarca örnek vardır. “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler”i yazan birinin zorlanınca laik olduğunu söylemesi, ümmetin çocuklarını önce yönetimden soğutup sonrada kendilerinin yöneticilere yağcılık yapması, benimde bir mealim olsun türünden bir çalışmayla hatalarla dolu bir ucube meal üretmesi, hepsinden öte bir terör grubunun gazetesinde maddi getiri için çöplenip yıllar önceki radikal çıkışlarıyla çelişkiye düşmesi, terör odaklarına yağcılık yapması, dini tahrif etmeleriyle alakalı söylemlerine sesini çıkarmaması, Abant konsüllerinde boy göstermesi, din düşmanlarıyla aynı ligde endam edebilmek için İslâm’ı indirgemeci bir üslupla yorumlaması, dinin devlet talebinin olmadığını ilan etmesini hangi anlayış ve yaklaşımla yorumlamamız gerekir?
İslâm âlimlerine saygısızlık içeren bu tip yazılarla yetişen türedi jenerasyon ulemaya sövmeyi bu adamlar sayesinde alışkanlık hâline getirdi. İnsana günah olarak bu bile yeter de artar bile. Bu meyanda şunu da açmakta yarar görüyoruz. Ülkemizin bazı ilahiyatçıları edindikleri yanlış bilgi ve tikel uygulamalardan yola çıkarak “Sünniliği bombalamak” tezi üzerinde durmaktadırlar. Bu absürt ifade ile her hâlde zulme onay veren tarihi Sünnilik(!) yerine modernitenin etkisinde olan ve batılı değerlerle çatışmayan neo-sünniliği inşa etmektir. Bu Sünniliğin omurgasını cihaddan uzak durmak, hayatın genişlik alanında dini devreye sokmamak, dünya finans sistemi ile çatışmamak, dinin iktidar talebinin olmadığını deklare edip laikliğin biricik kurtuluş yolu olduğuna iman etmek oluşturmaktadır.........
