MÜSLÜMANLAR İÇ SORUNLARIYLA YÜZLEŞMEDEN YOL ALAMAZ
MÜSLÜMANLAR İÇ SORUNLARIYLA YÜZLEŞMEDEN YOL ALAMAZ
Müslümanların bugün içinde bulunduğu durumu değerlendirirken sürekli dış dünyaya bakmak, karşı karşıya bulunduğumuz krizin yalnızca bir bölümünü görmemize neden oluyor. Emperyalizm, işgaller, küresel güç mücadeleleri, ekonomik bağımlılık, kültürel kuşatma, İslam karşıtlığı ve Müslüman coğrafyalara yönelik siyasi projeler elbette gerçektir ve bunların hiçbirini küçümsemek mümkün değildir. Ancak bütün sorunlarımızı dış müdahalelerle açıklamak, bizi kendi sorumluluğumuzla yüzleşmekten uzaklaştırabilir. Çünkü bir toplum yalnızca kendisine yapılanların sonucu değildir; aynı zamanda kendi tercihlerinin, yanlışlarının, ihmallerinin, düşünme biçiminin ve ürettiği kurumların da sonucudur. Kur’an’ın “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez”¹ hükmü tam da burada önümüze ciddi bir sorumluluk koymaktadır. Öyleyse Müslümanların yalnızca dünyayı, Batı’yı, emperyalizmi, siyaseti veya kendilerine karşı oluşturulan projeleri konuşmaları yetmez; kendilerini de konuşmaları gerekir. Neyi yanlış yaptığımızı, hangi kavramların içini boşalttığımızı, hangi araçları amaç hâline getirdiğimizi, hangi tarihî yorumları dinin kendisi gibi algıladığımızı, kimleri olması gerekenden fazla büyüttüğümüzü, hangi grup aidiyetlerini ümmet kimliğinin önüne geçirdiğimizi ve Kur’an ile aramızdaki ilişkinin nasıl bir ilişkiye dönüştüğünü ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyor. Bu muhasebe yapılmadığında sürekli dışarıyı eleştiren fakat kendi içerisindeki hastalıkları tedavi edemeyen bir topluluk hâline geliriz. Bugün ihtiyacımız olan şey yeni bir hamaset dili değil, hakikate karşı dürüst olabilecek bir muhasebe ahlâkıdır.
Bu muhasebenin önemli alanlarından biri, din ile tarih içerisinde din etrafında oluşmuş insanî birikimi birbirinden ayırabilmektir. Müslümanların büyük bir ilmî ve kültürel mirası vardır. Mezhepler, kelâm ekolleri, tasavvuf gelenekleri, ilim halkaları, medreseler ve büyük âlimlerin eserleri bu medeniyetin hafızasını meydana getirmiştir. Bunların tamamını yok saymak ne ilmî ne de tarihî açıdan doğrudur. Fakat aynı derecede önemli başka bir hakikat vardır: Tarihî miras vahiy değildir. Bir âlimin yorumu Kur’an değildir; bir mezhebin içtihadı dinin tamamı değildir; bir tarikatın eğitim yöntemi Hz. Muhammed’in sünnetinin tek biçimi değildir; bir cemaatin çalışma metodu İslam’ın değişmez metodu değildir; bir siyasi hareketin programı İslam’ın siyasi hükmü sayılamaz. İnsan eliyle ortaya çıkan her düşünce ve yapı değerlendirmeye, eleştiriye ve gerektiğinde tashih edilmeye açıktır. Sorun gelenekte değil, geleneğin kutsallaştırılmasında başlamaktadır. Sorun âlimde değil, âlimin sözüne vahiy karşısında sorgulanamaz bir konum verilmesinde başlamaktadır. Sorun cemaat olmakta değil, cemaatin kendisini ümmetin yerine koymasında başlamaktadır. Sorun manevi eğitimde değil, manevi rehberliğin ruhbanlaşmış bir ilişkiye dönüşmesinde başlamaktadır. Kur’an, “Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir”² buyurarak nihai ölçünün nerede olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Müslüman düşüncesinin yeniden toparlanması, geçmişi yok etmekle değil, geçmişi olması gereken yere koymakla mümkündür. Âlimden yararlanacağız fakat âlimi mutlaklaştırmayacağız; gelenekten besleneceğiz fakat geleneği vahiy seviyesine yükseltmeyeceğiz; cemaat çalışması yapacağız fakat cemaati ümmetin kendisi hâline getirmeyeceğiz; siyasete dair görüşümüz olacak fakat siyasi tercihlerimizi iman ölçüsüne dönüştürmeyeceğiz. Çünkü İslam’ın merkezinde insan, kurum, lider, parti, tarikat veya cemaat değil, Allah’a kulluk ve vahyin belirleyiciliği vardır.
Bu noktada özellikle ruhbanlaşmış din anlayışı üzerinde durmak gerekir. İslam insanı Allah’a yaklaştırmak için Allah ile insan arasına kutsal bir sınıf yerleştirmez. Kur’an’ın “Kullarım sana beni sorduğunda bilsinler ki şüphesiz ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm”³ hitabı, kul ile Rabbi arasındaki ilişkinin doğrudanlığını ortaya koymaktadır. Buna rağmen Müslüman toplumların bazı kesimlerinde zamanla birtakım şahısların dinî otoritesi ölçüsüz biçimde büyütülmüş, onların sözleri eleştirilemez hâle getirilmiş, rüyalar ve menkıbeler dinî delil gibi kullanılmaya başlanmış, bazı kimselere gaybı bilme veya insanların kaderleri üzerinde olağanüstü tasarruflarda bulunma izlenimi verecek vasıflar yüklenmiştir. Burada kişilerin niyetlerini yargılamak yerine anlayışı sorgulamak gerekir. Çünkü Kur’an gayb konusunda, “De ki: Göktekiler ve yerdekiler gaybı bilemezler, ancak Allah bilir”⁴ diyerek sınırı açık biçimde çizmektedir. Daha da önemlisi Hz. Muhammed, ümmetini kendi şahsı konusunda dahi aşırılıktan sakındırmış, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı övdükleri gibi beni övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum”⁵ buyurmuştur. Allah’ın Resûlü kendi hakkında böyle bir sınır koymuşken ondan sonra gelen herhangi bir şeyhin, hocanın, âlimin, liderin veya kanaat önderinin sorgulanamazlaştırılması nasıl savunulabilir? Peygamber sevgisi bile tevhidin sınırları içerisinde yaşanıyorsa, başka insanların konumu elbette çok daha dikkatli değerlendirilmelidir. Müslümanın insanlarla ilişkisi hürmet üzerine kurulabilir fakat kulluğu yalnız Allah’adır; dinini insanlardan öğrenebilir fakat hakikatin ölçüsünü insanlara teslim edemez.
Benzer bir muhasebeyi hurafeler konusunda da yapmak zorundayız. Hurafeyi yalnızca birkaç yöresel inanıştan ibaret görmek meselenin derinliğini gözden kaçırır. Allah’ın bildirmediği alanlarda kesin hükümler vermek, rüyaları dinî hükümlerin kaynağına dönüştürmek, bazı kişilere olağanüstü yetkiler yüklemek, insanların korkularını ve ümitlerini din adına istismar etmek, nesnelere veya kişilere vahyin tanımadığı kutsallıklar yüklemek de hurafe zihniyetinin parçalarıdır. Böyle bir ortamda insan zamanla Kur’an’ın açık öğretisinden çok menkıbelerle düşünmeye başlayabilir. Halbuki Kur’an’ın insan yetiştirme yöntemi sürekli akletmeye, düşünmeye, delil aramaya, ibret almaya ve hakikat karşısında bilinçli olmaya çağırır. Müslümanın dini konusunda soru sorması imansızlık değildir; tam tersine neye ve neden inandığını bilmek sorumluluğunun gereğidir. “Büyüklerimiz böyle söyledi”, “biz böyle gördük”, “bizim cemaatte böyle kabul edilir”, “hocamız böyle anlattı” ifadeleri tek başına dinî delil değildir. Bütün bunlar dinlenebilir, araştırılabilir, değerlendirilebilir; fakat nihayetinde Kur’an’ın muhkem ilkeleri ve Hz. Muhammed’in sahih sünneti karşısında tartılmalıdır. İslam’ın yeniden anlaşılması için Müslüman zihnin kişilere bağımlı olmaktan çıkıp delile, bilgiye, usule ve vahyin bütünlüğüne yönelmesi gerekmektedir.
ÜMMETTEN GRUBA SAVRULMA
İç sorunlarımızın belki de en görünürlerinden biri grup taassubudur. Cemaat kurmak, dernek oluşturmak, vakıf faaliyeti yürütmek, bir eğitim çevresi meydana getirmek veya insanların ortak bir hayır için teşkilatlanması kendi başına problem değildir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve büyük çalışmalar teşkilatlanmayı gerektirir. Problem, aracın zamanla amaç hâline gelmesidir. İnsan başlangıçta İslam’a hizmet etmek için bir cemaate katılırken zaman içerisinde İslam’ı kendi cemaatinin penceresinden görmeye başlayabilir. Önce “İslam için cemaat” vardır; sonra fark edilmeden “cemaat üzerinden İslam” anlayışı gelişir. Ardından bizim hocamız, bizim şeyhimiz, bizim hareketimiz, bizim kitaplarımız, bizim insanlarımız, bizim metodumuz, bizim siyasi çizgimiz şeklinde bir aidiyet dili oluşur. Bundan sonra kişi kendi grubundan çıkan yanlışı........
