menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayır Faaliyetleri: Misyonun Yüceliği ile Bürokrasinin Açmazları Arasında

5 0
previous day

Hamd, kullarını yalnız kendisine ibadet etmeye değil, aynı zamanda O'nun kullarına merhamet etmeye de davet eden Allah'a mahsustur. Salât ve selâm ise insanlığa yalnızca inancı değil, merhameti de öğreten; "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır." buyurarak ümmetine iyiliğin ufkunu gösteren Hz. Muhammed'e, onun ailesine ve ashabına olsun.

İslam medeniyetini diğer medeniyetlerden ayıran temel özelliklerden biri, sosyal dayanışmayı ahlâkî bir tavsiye olmaktan çıkarıp dinî bir sorumluluk hâline getirmesidir. Zekât, sadaka, vakıf, yetim himayesi, infak ve toplumsal yardımlaşma, yalnızca ekonomik araçlar değildir; bunlar iman ile hayat arasında kurulan canlı köprülerdir. Bu sebeple tarih boyunca Müslüman toplumlarda vakıflar sadece aşevi açmamış, medeniyet kurmuş; yalnızca yoksulu doyurmamış, ilmi, eğitimi, sağlığı ve sosyal adaleti de ayakta tutmuştur. Osmanlı vakıf geleneği bunun en parlak örneklerinden biridir. Yetimlerin eğitiminden kuşların beslenmesine, yolcuların ihtiyaçlarından hastaların tedavisine kadar uzanan geniş hizmet ağı, bürokratik bir organizasyonun değil, Allah rızasını merkeze alan bir medeniyet tasavvurunun ürünüdür.

Bugün ise İslam dünyasının birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de vakıflar, dernekler, zekât kuruluşları ve insani yardım organizasyonları son derece önemli hizmetler yürütmektedir. Depremlerden savaşlara, göç krizlerinden yoksulluğa kadar pek çok alanda büyük fedakârlıklar gösteren sayısız kurum ve gönüllü bulunmaktadır. Bunu teslim etmek hem bir hakkın teslimi hem de bir vefa borcudur. Ancak aynı zamanda üzerinde düşünülmesi gereken sessiz bir tehlike de vardır. Bu tehlike, kurumların büyümesiyle birlikte hizmet ruhunun zayıflaması; misyonun zamanla rutine dönüşmesi; yardım faaliyetlerinin bürokratik süreçler içinde asli anlamını kaybetmesidir.

Hiçbir kurum bu riskten tamamen muaf değildir. Çünkü mesele yalnızca yönetim sistemi değil, insan tabiatıdır. İnsan, tekrar eden her işe zamanla alışır. İlk günlerde büyük heyecanla yapılan görevler, yıllar sonra sıradan bir mesaiye dönüşebilir. İlk zamanlarda her yetim dosyasında bir emaneti gören göz, zamanla yalnızca bir evrak görmeye başlayabilir. İlk yıllarda her bağışı Allah'ın huzurunda taşınan bir emanet olarak hisseden vicdan, zamanla onu yalnızca muhasebe kalemi olarak değerlendirebilir. İşte asıl kırılma burada başlar.

Aslında yardım faaliyetlerini tehdit eden en büyük tehlike mali kriz değildir; ruh krizidir. Çünkü ruhunu kaybeden kurumlar, bir süre daha aynı binalarda, aynı tabelalar altında, aynı personelle faaliyetlerini sürdürebilirler. Raporlar hazırlanır, toplantılar yapılır, performans tabloları oluşturulur; fakat bütün bunların arasında kuruluşun varlık sebebi yavaş yavaş görünmez hâle gelir. Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerinde görünür; içeride ise yardımın kalbi sessizce yorulmuştur.

İslam'ın hayır anlayışı tam da bu noktada bize temel bir ilke öğretmektedir. Bir yardım kuruluşunun başarısı yalnızca dağıttığı yardım miktarıyla ölçülemez. Asıl........

© Milli Gazete