Pekin’de sahnelenen yeni dünya düzeni: Hacimsel jeopolitiğin yükselişi ve Türkiye
Mayıs 2026’da Pekin’de yaşanan iki ziyaret, sıradan diplomatik temaslar olarak okunursa büyük hata yapılmış olur. Kısa aralıklarla önce ABD Başkanı Donald Trump’ın, ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin’e gitmesi, aslında yeni dünya düzeninin sahnelendiği tarihî bir gösteriye dönüşmüştür.
Bu ziyaretlerde asıl dikkat çekici olan, görüşmelerin içeriğinden ziyade nasıl kurgulandığıdır.
Çünkü 21. yüzyılın jeopolitiğinde artık yalnızca tanklar, uçaklar, donanmalar ve ekonomik büyüklükler değil; semboller, ritüeller, tarih anlatıları, teknoloji ekosistemleri ve diplomatik koreografi de güç unsuru hâline gelmiştir.
Ve Çin, bunu herkesten daha iyi okumakta ve uygulamaktadır.
Pekin’de verilen görüntüler açık bir mesaj içermektedir:
“Dünya siyasetinin yeni merkezlerinden biri artık Çin’dir.”
Aslında burada yaşanan, yalnızca bir devletin yükselişi değildir. Aynı zamanda Batı merkezli uluslararası düzenin aşınmasının ve Avrasya merkezli yeni bir güç mimarisinin inşasının ilanıdır.
TEK KUTUPLU DÜZENİN SONU
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistemde yeni bir dönem başladı. ABD öncülüğündeki tek kutuplu yapı, yaklaşık otuz yıl boyunca dünya siyasetinin belirleyici unsuru oldu.
Liberal uluslararası düzenin kalıcı olduğu ve tarihin artık büyük güç mücadelelerinden arındığı yönünde görüşler ileri sürüldü.
Ancak uluslararası sistemde hiçbir güç dengesi ebedî değildir; yükselen güçler kadar gerileyen güçler de tarihin değişmez gerçeğidir.
Nitekim Roma İmparatorluğu yükselmiş ve gerilemiş, Osmanlı Devleti yüzyıllar boyunca küresel siyasetin merkezinde yer aldıktan sonra tarih sahnesinden çekilmiş, Britanya İmparatorluğu yerini ABD liderliğindeki düzene bırakmıştır.
Tarih, yükselen ve gerileyen güçlerin kesintisiz mücadelesidir.
Bugün de benzer bir dönüşüm yaşanmaktadır.
ABD hâlâ dünyanın en büyük askerî gücüdür. Ancak artık tek belirleyici güç değildir.
Rusya askerî kapasitesiyle önemli bir aktör olmayı sürdürmektedir. Ancak ekonomik ve teknolojik kapasitesi Çin ile kıyaslandığında sınırlıdır.
Çin ise ekonomik gücünü, teknolojik kapasitesini, diplomatik etkinliğini ve tarihsel anlatısını bir araya getirerek yeni bir küresel merkez inşa etmektedir.
Pekin’de Trump ve Putin’in birkaç gün arayla ağırlanması tesadüf değildir.
Bu durum, dünya siyasetinin ağırlık merkezinin Atlantik’ten Avrasya’ya kaydığının sembolik ilanıdır.
ÇİN: BİR DEVLETTEN FAZLASI, BİR MEDENİYET
Çin kendisini yalnızca bir ulus devlet olarak sunmamaktadır.
Pekin’in anlatısında Çin, binlerce yıllık kesintisiz bir medeniyettir.
Trump’ın Büyük Halk Salonu’ndan Cennet Tapınağı’na götürülmesi, aslında diplomatik bir gezi değil; sembolik bir mesajdır.
“Amerika modern bir devlettir; Çin ise kadim bir medeniyettir.”
Bu nedenle Çin dış politikası yalnızca ekonomi veya askerî güç üzerine inşa edilmemektedir. Tarih, kültür, ritüel ve semboller de jeopolitik araç hâline getirilmektedir.
Büyük güçler yalnızca kuvvet kullanmaz; aynı zamanda hikâye anlatırlar.
Çin bugün kendi hikâyesini yazmaktadır.
PEKİN’İN EN BÜYÜK BAŞARISI: TARAF........
