menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Erbakan’ın Dış Politikası Neden Tasfiye Edildi?

16 0
27.02.2026

Milli Görüş’ün merhum lideri Necmettin Erbakan’ın dış politika anlayışı, klasik diplomasi kalıplarının dışındaydı. O, meseleyi sadece devletler arası ilişkiler düzeyinde ele almadı. Dış politikayı bir medeniyet tercihi olarak okudu. Türkiye’nin hangi blokta duracağı değil, hangi değerlerle yürüyeceği sorusunu sordu. Bu soru basit değildi. Çünkü cevap, sadece dış dünyayı değil, içerideki güç dengelerini de etkiliyordu.

Erbakan’ın yaklaşımı temelde bağımsızlık fikrine dayanıyordu. Ekonomik bağımlılığın siyasal bağımsızlığı aşındırdığını savunuyordu. Küresel sistemle kurulan ilişkinin eşit olmadığını söylüyordu. Ona göre mesele Batı ile iyi geçinmek ya da sertleşmek değildi. Mesele, kendi eksenini kurabilmekti. Türkiye’nin başkasının tasarladığı bir düzenin parçası mı olacağı, yoksa kendi tasavvurunu mu inşa edeceği sorusuydu.

Bu yaklaşım doğal olarak alışılmış dengeleri sarstı. Çünkü Erbakan dış politikayı teknik bir uzmanlık alanı olarak değil, ahlaki ve siyasi bir tercih alanı olarak gördü. İslam dünyası ile kurduğu ilişki dili, D-8 gibi girişimleri ve Batı merkezli düzene yönelttiği eleştiriler sadece dış aktörleri değil, içerideki yerleşik çevreleri de rahatsız etti.

Bu yüzden “tasfiye” meselesi yalnızca bir hükümet değişikliği olarak okunamaz. Burada tartışılan şey bir kişinin siyasi kariyeri değil. Bir yön değişikliğinin engellenmesidir.

I. Eksen Değişikliği Teşebbüsü

Erbakan’ın dış politika çizgisi bir ton farkı değildi. Bir yön farkıydı. Türkiye’nin yerleşik eksenini tartışmaya açtı. Uzun yıllar boyunca Batı merkezli güvenlik anlayışı içinde şekillenen dış politika onun döneminde sorgulanmaya başladı. Türkiye mevcut düzenin pasif bir unsuru mu olacak, yoksa kendi istikametini mi çizecek? Bu soru Erbakan’ın da başını çok ağrıttı.

Bu yaklaşımın temelinde bağımsızlık fikri vardı. Erbakan’a göre ekonomik bağımlılık devam ettiği sürece siyasi bağımsızlık bir yanılsamadan ibaretti. Dış politika sadece askeri anlaşmalarla yürütülmezdi. Borçla, faizle ve küresel finans yapılarıyla kurulan ilişkiler de dış politikanın bir parçasıydı. Eğer bir ülke ekonomik kararlarını özgürce alamıyorsa, diplomatik kararlarını da özgürce alamazdı. Bu düşünce mevcut dengeyi zorladı.

D-8 girişimi bu arayışın en somut ifadesiydi. Bu oluşum yalnızca ekonomik işbirliği platformu değildi. Alternatif bir blok fikriydi. Türkiye’nin yönünü Batı’dan koparmak değil, tek yönlü bağımlılığı kırmak hedefleniyordu. Ancak bu hamle hem küresel güç merkezlerinde hem de içerideki statükoda ciddi bir tedirginlik yarattı. Çünkü yeni bir blok demek, eski dengelerin sarsılması demekti.

Burada mesele sadece uluslararası sistem değildi. Türkiye’nin iç yapısı da bu eksen değişikliğinden etkilenecekti. Yerleşik sermaye ilişkileri, bürokratik alışkanlıklar ve dış politika refleksleri bu yeni çizgiyle uyumlu değildi. Doğal olarak hocaya ayak uyduramadılar. Dolayısıyla dış politika üzerinden başlayan tartışma kısa sürede iç siyasetin merkezine taşındı. Tasfiye sürecinin arka planında bu gerilim vardı.

Erbakan’ın önerdiği model, küresel sistemle çatışmayı değil, eşit ilişki kurmayı savunuyordu. Ancak eşitlik talebi bile mevcut düzen için bir meydan okumaydı. Çünkü alışılmış rol dağılımında Türkiye bir çevre ülkeydi. Bu rolün dışına çıkma iradesi gösterildiğinde karşılık gecikmedi. Eksen değişikliği teşebbüsü, tam da bu nedenle, siyasi müdahalelerle durduruldu.

II. Küresel Sisteme Karşı Onurlu Duruş

Erbakan’ın dış politika yaklaşımı yalnızca blok tercihine indirgenemez. O, uluslararası sistemi de sorguladı. Sorunu sadece aktörlerde değil, yapıda gördü. Küresel düzenin eşitsiz işlediğini söyledi. Bu düzenin merkezinde finansal bağımlılık olduğunu vurguladı.

Ona göre dış politika ekonomik düzenle iç içeydi. Faiz temelli sistem, ülkeleri borç sarmalına sürüklüyordu. Borçlanan ülke karar alamaz hale geliyordu. Böyle bir zeminde tam bağımsızlıktan söz edilemezdi. Bu eleştiri diplomatik bir ton değildi. Doğrudan sisteme dönüktü. Bu da doğal olarak rahatsızlık yarattı.

Erbakan’ın dili klasik dış politika dilinden farklıydı. Güç dengesi hesabı yaparken ahlaki bir çerçeve kurdu. “Adil düzen” kavramını uluslararası ilişkilere taşıdı. Bu yaklaşım, mevcut küresel yapıyı meşru kabul etmeyen bir tutum anlamına geliyordu. Küresel finans çevreleri ve Batı merkezli karar mekanizmaları için bu söylem tehdit olarak algılandı.

İçeride ise başka bir gerilim oluştu. Türkiye’nin ekonomik yapısı uzun süredir dış sermaye ile iç içeydi. Yerleşik çıkar grupları bu düzen içinde konumlanmıştı. Küresel finans eleştirisi sadece dışarıya değil, içerideki ortaklıklara da dokunuyordu. Bu nedenle Erbakan’ın dış politika çizgisi, ekonomik güç odaklarını da rahatsız etti.

Sonuçta mesele bir retorik farklılığı değildi. Sistem eleştirisi somut adımlarla birleştiğinde denge değişmeye başladı. D-8, Batı dışı işbirliği arayışı ve ekonomik bağımsızlık vurgusu aynı çizgide buluştu. Bu çizgi sürdürülebilir olursa Türkiye’nin konumu farklılaşacaktı. İşte tasfiye tartışmasının ikinci katmanı burada ortaya çıktı. Erbakan’ın dış politikası yalnızca yön değiştirmeyi değil, kurulu düzeni sorgulamayı da içeriyordu.

III. İç ve Dış Baskıların Kesişimi

Erbakan’ın dış politika çizgisi yalnızca uluslararası alanda tartışılmadı. İçeride de sert bir karşılık buldu. Çünkü eksen değişikliği sadece diplomatik tercihi değil, güç dağılımını etkiliyordu. Türkiye’nin hangi blokla, hangi şartlarda ilişki kuracağı meselesi ekonomik ve bürokratik dengeleri de yeniden şekillendirecekti.

28 Şubat süreci bu bağlamdan bağımsız düşünülemez. O dönem yaşananlar çoğu zaman sadece “irtica” başlığı altında anlatılıyor. Her 28 Şubat sürecinde artık sadece başörtüsü üzerinden yapılan yasakları konuşuyoruz. Oysa arka planda daha geniş bir yön tartışması vardı. D-8 girişimi, İslam ülkeleri ile kurulan yeni temaslar ve Batı merkezli sisteme yöneltilen eleştiriler Türkiye’nin dış politika hattında kalıcı bir değişim ihtimalini doğurmuştu. Bu ihtimal bazı çevreler için risk demekti.

Askeri ve bürokratik müdahale dili bu gerilimin üzerine geldi. Medya kampanyaları, ekonomik baskılar ve siyasal manevralar aynı dönemde devreye sokuldu. Süreç teknik olarak bir MGK kararı ile görünür hale geldi. Ancak mesele tek bir toplantıya indirgenemez. Bu, yön değişikliğini durdurma hamlesiydi.

Dış politika tercihleri ile iç vesayet yapıları arasındaki bağ burada belirginleşti. Türkiye’nin Batı ile kurduğu güvenlik ve ekonomik ağlar, yerleşik bir refleks oluşturmuştu. Bu refleks, ani bir yön kaymasını tehdit olarak algıladı. Erbakan’ın çizgisi bu refleksi zorladı. Sonuçta siyasi tasfiye süreci hızlandı.

Erbakan’ın dış politikası yalnızca dış aktörleri değil, içerideki güç merkezlerini de rahatsız etti. 28 Şubat bu rahatsızlığın kurumsal ifadesi oldu. Yani tasfiye sadece bir hükümetin düşmesi değildi. Bir stratejik hattın kesintiye uğratılmasıydı.

IV. Tasfiyenin Anlamı Nedir?

Erbakan’ın dış politikası tasfiye edildiğinde sahneden yalnızca bir başbakan gitmedi. Asıl durdurulan şey bir yön arayışıydı. Türkiye’nin kendi eksenini kurma denemesi kesintiye uğradı. Bu nedenle mesele bir siyasi krizden ibaret değildir.

Erbakan’ın çizgisi Batı ile köprüleri atmayı hedeflemiyordu. Ancak tek taraflı bağımlılığı kabul etmiyordu. Çok yönlü bir denge arıyordu. İslam ülkeleriyle ekonomik ve siyasi işbirliği bu arayışın parçasıydı. D-8 bunun sembolüydü. Bu model devam etseydi Türkiye’nin dış politika refleksi kalıcı biçimde değişebilirdi.

Tasfiye sonrası oluşan tablo ise daha temkinli bir hattı gösterdi. Küresel sistemle uyumlu kalma eğilimi güçlendi. Alternatif blok arayışı zayıfladı. D-8 varlığını sürdürdü ancak ilk dönemki stratejik iddia kayboldu. Bu durum tasfiyenin etkisini net biçimde ortaya koydu.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur. Erbakan’ın dış politika vizyonu kişisel bir tercih değil, ideolojik bir çerçeveye dayanıyordu. Bu çerçeve bağımsızlık, ekonomik adalet ve medeniyet perspektifi üzerine kuruluydu. Tasfiye ile birlikte bu perspektif merkezden uzaklaştırıldı. Tartışma alanın dışına itildi.

Bugün geriye dönüp bakıldığında şu soru hâlâ canlıdır. Türkiye kendi dış politika yönünü özgürce belirleyebildi mi? Yoksa küresel dengeler içinde kontrollü bir hareket alanı mı tercih edildi? Erbakan’ın tasfiyesi bu sorunun tarihsel bir dönüm noktasıdır. Çünkü o tasfiye, bir kişinin siyasal hayatından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır.

Erbakan’ın dış politika çizgisi yalnızca bir dönemin tercihi değildi. O çizgi bir iddia taşıyordu. Türkiye’nin edilgen bir aktör olmayacağı iddiasıydı. Ekonomik bağımlılığın kırılabileceği iddiasıydı. Küresel sistem içinde eşit bir ilişki kurulabileceği iddiasıydı. Tasfiye süreci bu iddiayı hedef aldı. Çünkü yön değişikliği kalıcı hale gelirse dengeler değişecekti. Türkiye’nin dış politika refleksi farklılaşacaktı. Bu ihtimal hem küresel merkezleri hem de içerideki yerleşik yapıları rahatsız etti. Sonuçta müdahale geldi ve süreç kesildi.

Ancak bir gerçeği teslim etmek gerekir. Fikirler siyasi takvimlerle sınırlı değildir. Erbakan’ın dış politika yaklaşımı bugün de tartışılmaktadır. D-8, ekonomik bağımsızlık, çok yönlü diplomasi gibi başlıklar hâlâ gündemdedir. Bu da tasfiyenin bir son değil, bir ara durak olduğunu gösterir. Bu nedenle mesele geçmişe ait bir hesaplaşma değildir. Asıl soru bugün de aynıdır. Türkiye kendi yönünü hangi ilkelere göre belirleyecek? Hazır eksenlere uyum mu sağlayacak, yoksa kendi eksenini mi inşa edecek? Erbakan’ın tasfiyesi bu sorunun tarihsel bir dönüm noktasıdır. Tartışma bitmemiştir. Sadece biçim değiştirmiştir.


© Milli Gazete