menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hugo’nun Sefiller’inden Macron’a, Fransa’da Neler Değişti?

8 0
25.10.2026

"Ayaklanma, hakikatin öfke nöbetidir; ayaklanmanın yerinden oynattığı kaldırım taşları, adaletin kıvılcımını saçar.”

Victor Hugo 164 yıl önce kaleme aldığı "Sefiller" romanında Fransız halkının, monarşiye, adaletsizliğe olan öfkesini böyle ifade ediyordu. Yaklaşık 2 asır sonra Fransız halkı ve neredeyse tüm batı Avrupalılar yine öfkeli. Bu sefer ortada ne monarşi var, ne feodal aristokrasi. Peki, bu öfke kime?

Avrupa’da, özellikle Fransa’da yaşanan toplumsal huzursuzluğu tek bir nedene bağlamak, krizin gerçek boyutlarını anlamayı zorlaştırır. Karşımızda yalnızca hayat pahalılığına karşı yükselen bir tepki, emeklilik reformlarına yönelik bir itiraz ya da hükümete duyulan belirli bir öfke yok. Avrupa birbirini besleyen ekonomik, sınıfsal, siyasal ve jeopolitik sorunların giderek iç içe geçtiği çok katmanlı bir krizle karşı karşıya. Fransa bu krizin en görünür sahnelerinden biri olsa da Avrupa’nın farklı ülkelerinde ortaya çıkan toplumsal hareketler aynı temel soruya işaret ediyor: Savaş sonrasında Avrupa toplumlarını bir arada tutan toplumsal sözleşme artık ne ölçüde işliyor? Bu soruya cevap verebilmek için bugünün protestolarından daha geriye, İkinci Dünya Savaşı sonrasına bakmak gerekiyor.

Refah Devletinden Güvencesizlik Toplumuna

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’da şekillenen siyasal ve ekonomik düzenin temel vaatlerinden biri, ekonomik büyümenin yalnızca sermaye sahiplerine değil, toplumun geniş kesimlerine de refah getirmesiydi. Sosyal güvenlik sistemleri genişletildi; kamusal sağlık ve eğitim hizmetleri güçlendirildi; sendikaların ve işçi hareketlerinin siyasal ağırlığı arttı. Fransa’da da bu dönemde kurumsallaşan sosyal koruma anlayışı, yurttaşlık ile toplumsal güvence arasında güçlü bir bağ kurdu.

Bu model hiçbir zaman kusursuz değildi. Sınıfsal eşitsizlikler ortadan kalkmadı; sömürgecilik mirası, göçmenlerin maruz kaldığı ayrımcılık ve ekonomik büyümenin oluşturduğu bölgesel farklılıklar varlığını sürdürdü. Buna rağmen refah devleti, geniş toplum kesimlerine hayatlarının ileri derecede kötüleşmeyeceğine ilişkin bir güvence sunuyordu. İnsanlar çalışarak geçinebileceklerine, yaşlandıklarında emekli olabileceklerine, çocuklarının kendilerinden daha iyi bir hayat kurabileceğine inanabiliyordu.

Bugün Avrupa’da yaşanan krizin önemli bir boyutu, işte bu güvencenin aşınmasıdır.

Refah devletinin bir anda ortadan kalktığını söylemek tabi ki doğru olmaz. Ancak sosyal koruma sistemleri üzerindeki mali baskılar, yaşlanan nüfus, düşük ekonomik büyüme, konut maliyetleri, iş güvencesindeki aşınma ve kamu hizmetlerinin finansmanı üzerine yürütülen tartışmalar, mevcut modelin sürdürülebilirliğini giderek daha fazla gündeme getiriyor. Özellikle kemer sıkma politikaları ve kamu harcamalarının sınırlandırılması yönündeki tercihler, bu baskıların toplumun hangi kesimlerine yükleneceği sorusunu siyasetin merkezine taşıyor.

Asıl mesele yalnızca devletin ne kadar harcadığı değil, ekonomik ve toplumsal dönüşümün maliyetini kimin ödeyeceğidir.

Bir tarafta servetini ve ekonomik hareket alanını koruyabilen kesimler, diğer tarafta maaşı kira, enerji, ulaşım ve gıda giderleri karşısında giderek eriyen milyonlar bulunuyor. Üstelik bu gerilim yalnızca en yoksul kesimlerle en zenginler arasında yaşanmıyor. Uzun yıllar boyunca kendisini toplumun istikrarlı ve güvenceli orta sınıfı olarak gören insanlar da geleceğe ilişkin beklentilerini yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor.

Bir toplumda yoksulların yoksulluğu kadar, orta sınıfın aşağıya doğru hareket etme korkusu da siyaseti sarsabilir. Çünkü insanlar yalnızca mevcut gelirlerini değil, hayatlarının kontrolünü kaybettiklerini düşündüklerinde de öfkelenirler.

Macron ve Fransa’nın Küresel Güç İddiası

Emmanuel Macron’un 2017’de iktidara gelmesinden bu yana izlediği siyaset, bu çelişkinin Fransa’daki görünür örneklerinden birini oluşturdu. Macron yönetimi, Fransa’nın Avrupa içindeki ağırlığını korumayı ve uluslararası sistemde bağımsız hareket edebilen bir güç olma iddiasını sürdürmeyi hedefledi. Avrupa’nın stratejik özerkliği, savunma kapasitesi, Ukrayna’ya mali ve askeri destek ve Afrika’dan Güney Kafkasya’ya uzanan diplomatik girişimler bu yaklaşımın farklı boyutlarını ortaya koydu. Ancak burada önemli bir çelişki daha ortaya çıkıyor: Bir devletin uluslararası ölçekte etkili olma arzusuyla kendi toplumunun ekonomik beklentileri arasındaki mesafe ne kadar açılabilir?

Fransa’nın tarihsel hafızasında büyük güç olma fikri hâlâ önemli bir yer tutuyor. Bununla birlikte bugünün Fransa’sı, yirminci yüzyılın ortalarındaki Fransa değil. Küresel ekonomik dengeler değişti; eski sömürge düzenleri dağıldı; yeni güç merkezleri ortaya çıktı. Böyle bir dünyada Paris’in diplomatik ve askerî etkisini korumak istemesi anlaşılabilir. Fakat bu hedefin hangi kaynaklarla, hangi önceliklerle ve hangi toplumsal maliyetlerle sürdürüleceği işte sorunun nirengi noktasıdır.

Özellikle Afrika’da Fransa’nın tarihsel nüfuzunu korumaya yönelik girişimleri, eski sömürge ilişkilerinin gölgesinden bağımsız değerlendirilemez. Batı ve Kuzey Afrika’daki bazı ülkelerde Fransa’ya karşı gelişen tepkiler, yalnızca güncel........

© Milli Gazete