Onur Kuşatması
Orta Doğu yine ateş çemberi içinde. Sürekli bombalanan Lübnan ve dümdüz edilen Gazze’den sonra İran'a yönelik başlatılan diz çökertme planı sadece ülkelerin ekonomik altyapısını değil insanlığı, adaleti, merhameti kısacası varlığı tahrip ediyor. Binlerce insan ya ABD-İsrail bombardımanı altında yahut daha güvenli bir yere sığınmak için göç yollarına düşmüş durumda. Artık kimsenin ne olup bittiği ile fazla ilgilenmediği bir durum söz konusu olamıyor çünkü İran'ın verdiği karşılık neticesinde ortaya çıkan manzara dünyanın her tarafını ilgilendiriyor. Onun için kimse ‘bana ne’ diyemiyor. Belki bu süreç bir bakımdan dünyanın en büyük açık hava hapishanesi olan Gazze'nin bombalanmasından (soykırım) farklı bir durumu ortaya çıkarıyor. Belki de bundan sonra kimse elini kolunu sallayarak gönlünce sağı solu bombalayamayacak.
Orta Doğu’da çıbanbaşı olan arsız İsrail ve destekçileri bir kez daha düşünmek zorunda kalacak ve işbirlikçi ülkeler bir kez daha düşünmek durumunda kalacak. İsrail ve ABD sadece İran'ı bombalamıyor, Orta Doğu’da yaşayan herkesin insanlık onurunu bombalıyor. İsrail baskısına karşı gelen, işgali bireysel olarak bile olsa onaylamayan açıkça İsrail'den yana olmayan herkesin insanlık onuru bombalanıyor. Dünyaya nizam vermek iddiasındaki güçler İsrail saldırganlığını destekliyor. İsrail ile hareket eden Amerika'nın Orta Doğu politikaları artık hiç kimseye güven vermiyor. BM vb. kuruluşlar İsrail tarafından ciddiye alınmadığı daha önceki Filistin saldırılarında açığa çıkmıştı ve uluslararası hukukun bir paçavra olduğu Trump-Netenyahu tarafından bir kez daha ortaya koyuldu. Uluslararası sistem adeta çöküyor ve İsrail uluslararası camianın onuru ile alay ediyor. Orta Doğu’ya barış getirmek iddiasındaki Amerika "İsrail'in kendini savunma hakkı" olduğunu açıklayarak saldırganı ödüllendiriyor.
ABD'nin vizyonsuz dış politikası Orta Doğu’da İsrail tarafından rehin alınıyor. İsrail ABD gibi bir süper gücü arkasına alarak çaresiz Filistinlilere, zayıf Lübnan'a ve ambargolarla, tecritlerle adeta sindirilmeye çalışılan İran'a değil tüm Orta Doğu’ya, Arap âlemine hatta İslam dünyasına meydan okuyor. Sadece kaba yakıp yıkmakla kalmıyor yaşama sevincini, kendilerine olan güvenlerini yok etmek istiyor; yaşadıkları toprağın binlerce yıllık sahibi olarak bölgede yükseltilen medeniyetin varisleri olma bilincini zihinlerden kazımak, kahredici bir aşağılanmaya maruz bırakmak istiyor. Çocuklarının, eşlerinin yanmış cesetleri başında çaresizliğin girdabında feryat eden insanlara kim "İsrail'in savunma hakkından" bahsedebilir ki! Adaletten nasibini almamış, tarihin sınavından geçmemiş, dünyaya nizam verme iddiasındaki bir süper gücün(!) bölgeye düşen gölgesi karşısında herkes korkuyorsa o gücün kuracağı düzen kalıcı değil demektir.
ABD bir gün bu bölgeden çekip gidecek, hatta dünyada tek süper güç olmaktan bile çıkacak, Orta Doğu’da yaşayanlar kendi coğrafyalarının gerçeği ile baş başa kaldıklarında bu acıların hesabını birileri vermesi gerekecek. Yaşanan bunca haksızlık içinde bile farklı denge oyunlarının, diplomatik manevraların, uluslararası pozisyonların birbiriyle yarıştığı da bir gerçek. Ölen insanların, bombalanan ülkelerin dumanları üstünde ne kadar acımasız bir güç mücadelesinin kurallarının geçerli olduğu da başka bir gerçek. Bu güç mücadelesinde söylemle/retorik-gerçek arasındaki çelişkiyi göremeyenler hep hayal kırıklığı yaşamıştır. Peşinen belirtmek gerekir; Orta Doğu’da yeni güç dengesinde sürekli kaybeden tek taraf Amerika oldu. Bir kere korsan devlet refleksiyle hareket eden bir güç tarafından rehin alınmış bir dünya gücü haline düştü. Amerika kendi gündemini belirleyemeyen bir süper güç görünümünü sürdürüyor.
Amerikan vizyonuna güvenerek bölgeyi ateşe atan körfez ülkeleri başta olmak üzere hemen hemen herkes kaybetti. Bu kayıp sadece maddi değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik unsurları içeriyor. Çünkü bu coğrafyada kaybedilen şey sadece şehirler, altyapılar ya da ekonomik dengeler değil; insanların kendilerine, birbirlerine ve geleceğe dair inançlarıdır. İnsan kendine olan güvenini kaybettiğinde, bir toplum kendi hikâyesine olan inancını yitirdiğinde, orada sadece bir savaş değil, bir çöküş başlar. Orta Doğu bugün tam da böyle bir çöküşün eşiğinde değil, bizzat içindedir. Ve bu çöküş öyle dışarıdan bakıldığında görülen bombaların, yıkılan binaların ötesinde bir anlam taşımaktadır. Bu çöküş, zihinsel bir çöküştür. Bu çöküş, insanın kendi varlığını değersiz hissetmeye başlamasıdır. Bu çöküş, “biz bir şey yapamayız” duygusunun toplumlara yerleşmesidir. Onun için bugün İran’ın ortaya koyduğu bu direniş, bütün dünya için bir ‘umut’ vesilesidir. Latin Amerika’sından Grönland’a kadar her yerde bu umuda tutunma isteği var.
İsrail’in bugün yürüttüğü politika sadece askeri bir politika değildir. Bu aynı zamanda bir psikolojik savaş stratejisidir. Amaç sadece bir bölgeyi kontrol altına almak değil; o bölgede yaşayan insanların direnme iradesini kırmaktır. Onlara sürekli olarak şunu hatırlatmaktır: “Siz ne yaparsanız yapın, biz daha güçlüyüz.” Bu, klasik bir güç gösterisi değil; bir aşağılatma politikasıdır. Ve bu aşağılatma sadece Filistin’de, sadece Lübnan’da ya da sadece İran’da yaşanmıyor. Bu aşağılatma bütün bir Ortadoğu’nun, bütün bir İslam dünyasının zihnine kazınmak isteniyor. Çünkü bir toplumu yenmenin en kolay yolu, onun kendine olan inancını yok etmektir.
Tam da bu noktada Amerika’nın rolü daha da belirgin hale geliyor. Çünkü Amerika sadece bu sürecin bir parçası değil; aynı zamanda bu sürecin meşrulaştırıcısıdır. “İsrail’in kendini savunma hakkı” söylemi, artık bir savunma refleksi değil, açık bir saldırganlığın diplomatik kılıfı haline gelmiştir. Bu söylem, uluslararası hukukun nasıl araçsallaştırıldığını göstermektedir. Bugün gelinen noktada artık kimse uluslararası hukuktan, insan haklarından ya da küresel adaletten samimi bir şekilde bahsedemiyor. Çünkü sahada yaşanan gerçeklik ile bu kavramlar arasında derin bir uçurum oluşmuş durumda. Bu uçurum sadece devletler arasında değil, halkların zihninde de büyüyor. İnsanlar artık adaletin güçlüden yana işlediğine inanıyor. Ve bu inanç, en tehlikeli kırılmadır.
Çünkü adalete olan inanç yıkıldığında, yerine ya korku gelir ya da öfke. Ortadoğu bugün bu ikisinin arasında sıkışmış durumda. Bir yanda korkudan susanlar, diğer yanda öfkeden radikalleşenler… Bu iki uç arasında kalan geniş kitleler ise çaresizlik içinde savruluyor. Bu tablo içinde belki de en trajik olan, bölge ülkelerinin kendi içindeki dağınıklığıdır. Ortak bir duruş sergileyemeyen, ortak bir irade ortaya koyamayan, her biri kendi kısa vadeli çıkarlarının peşinden koşan bir yapı, bu büyük yıkım karşısında etkisiz kalmaktadır. Bu da dış müdahaleleri daha da kolaylaştırmaktadır.
Oysa tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Dışarıdan gelen hiçbir güç, içeride bir zemin bulmadan kalıcı olamaz. Bugün Ortadoğu’daki en büyük sorunlardan biri de budur. İçerideki kırılganlıklar, dışarıdaki müdahaleleri mümkün kılmaktadır. Bütün bunların ötesinde ise daha büyük bir gerçek vardır: Bu bir güç mücadelesidir ama aynı zamanda bir anlam mücadelesidir. Kim dünyayı nasıl tanımlayacak? Kimin acısı görünür olacak, kimin acısı yok sayılacak? Kimin güvenliği “hak” olarak kabul edilecek, kimin yaşamı “önemsiz” görülecek? Bugün bu soruların cevabı sahada veriliyor. Ve verilen cevaplar, insanlık adına umut verici değildir.
ABD ve İsrail’in Gazze ve Lübnan’ın ardından İran’ı hedef alan "diz çöktürme" hamlesi, sadece bölgesel bir askeri operasyon değil, uluslararası hukukun ve insanlık onurunun topyekûn tasfiyesini hedefleyen sistemik bir saldırıdır. Bu süreçte, "İsrail’in kendini savunma hakkı" söylemi, açık bir saldırganlığın diplomatik kılıfı haline gelmiş; BM gibi kurumların etkisizliğiyle birleşince küresel adalet mekanizması adeta bir "paçavra" muamelesi görmüştür. Ortadoğu’nun binlerce yıllık medeniyet mirasını ve halkların direnme iradesini kırmayı amaçlayan bu aşağılatma politikası, sadece şehirleri ve altyapıları değil, insanların geleceğe dair inançlarını da enkaza çevirmektedir. ABD’nin vizyonsuz dış politikasının İsrail tarafından rehin alınması, bölgedeki "korsan devlet" reflekslerini ödüllendirirken; yaşanan bu derin çöküş, halkları "biz bir şey yapamayız" duygusuyla felç etmeye çalışan devasa bir psikolojik savaş stratejisine dönüşmüştür.
Bu saldırganlığın küresel yansımaları ise, modern dünyanın ekonomik ve toplumsal fay hatlarını kökünden sarsan çok boyutlu bir krizi tetiklemektedir. Ekonomik düzlemde, Hürmüz Boğazı ve enerji hatlarının birer savaş sahasına dönüşmesi, küresel enerji arzını ve tedarik zincirlerini kopma noktasına getirerek, faturayı tüm dünya vatandaşlarının sofrasına enflasyon ve kıtlık olarak yansıtmaktadır. Siyasal olarak, Batı merkezli liberal düzenin ahlaki ve hukuki meşruiyeti çökerken, bu hukuk tanımazlık Avrasya eksenli yeni ve daha sert askeri kutuplaşmaları beslemektedir. Sosyal boyutta ise, yaşanan adaletsizlik Batı başkentlerinden Doğu’nun mahallelerine kadar uzanan devasa bir öfke birikimi yaratmakta; çaresizlik içindeki kitlelerin radikalleşmesine veya devasa göç dalgalarına kapı aralamaktadır. Nihayetinde bu süreç, ya bu coğrafyanın kendi kaderine razı olup zihinsel bir çöküş yaşamasıyla ya da bu derin adaletsizliğin küresel ölçekte yeni bir uyanış ve direniş bilinci üretmesiyle sonuçlanacaktır.
Ama belki de bu sürecin en önemli sonucu şu olacaktır: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu kadar açık bir adaletsizlik, bu kadar görünür bir çifte standart, bu kadar derin bir yıkım, bir şekilde yeni bir bilinç üretir. Belki de bu bilinç, bugüne kadar sessiz kalanları konuşturur, korkanları cesaretlendirir, parçalanmış olanları yeniden bir araya getirir. Ya da tam tersi olur. Ya bu coğrafya kendi kaderine razı olur, bu aşağılanmayı içselleştirir ve yavaş yavaş kendi içine çöker… Ya da bu yaşananlar, yeni bir uyanışın başlangıcı olur. İşte bugün Orta Doğu tam olarak bu iki ihtimalin arasında duruyor. Ve bu sefer mesele sadece toprak değil, sadece siyaset değil… Bu sefer mesele, insanın kendine yeniden inanıp inanamayacağı meselesidir. Hoşça bakın zatınıza…
