menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İstanbul ve Ankara RP’nin Erbakan Hoca’ya karşı Fethullah Hoca

11 0
13.03.2026

Refah Partisi, İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’da Melih Gökçek'in adaylığını açıkladı. Melih Gökçek'in ANAP ve MHP tabanına etkisi olduğu biliniyordu. Recep Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek, seçim öncesi yaptıkları konuşmalarla, propagandalarla dikkatleri üzerlerine çektiler. Her ikisi de genç, girişimci ve enerjik yapıya sahipti.

Erbakan'ın, Recep Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek'in performansları, Tansu Çiller'li pembe dünyayı dağıtıyordu. RP seçimi kazanacak gibi görünüyordu. Yapılan anketlerde de bu durum açıkça ortadaydı. Çoğu ilde RP birinci olacak gibiydi, Ankara ve İstanbul'da da RP hayli etkindi.

İstanbul'da SHP Zülfü Livaneli'yi, ANAP İlhan Kesici'yi, DYP de eski ANAP'lı belediye başkanı Bedrettin Dalan'ı aday göstermişti. Bu ağır topların yanında Recep Tayyip Erdoğan'a şans tanınmıyordu. Medya RP dışındaki adaylara ağırlık verince, RP'nin gerilediği imajı oluştu.

Gazete ve televizyonlar RP'li bir belediye başkanına karşı olduklarını açıkça gösteriyordu. Basına göre Ankara'da RP'nin kazanması imkânsızdı ama İstanbul'da düşükte olsa bir ihtimaldi. Bu yüzden bu ihtimalin gerçekleşmemesi için Hürriyet, Sabah, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazeteler “Şikayet etme oy kullan!..” kampanyaları açtılar. Hatta RP dışındaki partilerin ortak aday çıkarmasını tavsiye ettiler. ANAP ve DYP'nin ortak aday çıkarması için epey yayın yaptılar ama Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller birbirlerine düşman olmuşlardı.

Bunun yan ısıra RP'li adayların gözden düşürülmesi için abartılı yayınlar yapıldı. RP'li adayların gerici oldukları sıklıkla vurgulandı. Bazıları bu vurgulamayı saldırıya dönüştürdü.

Bir televizyon kanalı Recep Tayyip Erdoğan'ın dört villası olduğu iddiasını ortaya atınca, bütün televizyon ve gazeteler bu konuyu işledi. Bu haber, “Sakın RP'ye oy vermeyin” kampanyası şekline büründü. Aynı medya diğer adayları göklere çıkarıyordu, hatta Güneri Cıvaoğlu, SHP adayı Zülfü Livaneli’ye “Anketlerde açık ara birincisiniz, size şimdiden Başkanım diye hitap edebiliriz” diyordu.

Bu farklı tutum hem RP'yi halkın gözünde mağdur duruma düşürdü, hem de RP'nin “Biz ve onlar” teorisini güçlendirdi. Medyanın bu tutuöu sadece tarikat ve cemaatleri değil, dinle az çok ilgisi olan geniş bir kesimi RP'nin yanına yöneltti. Böyle bir duyarlılığı olmayanlardan da, “haksızlığa uğrayan” RP'nin yanında yer alma ihtiyacını duyanlar oldu.

Fethullah Gülen RP’ye karşı

Başbakan Tansu Çiller, bölücülüğe ve irticaya karşı savaş açmıştı. Ama, dindar çevrelerin güçlü olduğunu ilk kez bu dönemde anladı. Bir şeyi daha anlamıştı: RP dışında da bir İslami cephe vardı ve bunlar RP'ye karşı mesafeliydi. Başını da Fethullah Gülen çekiyordu.

RP'’yi Atatürk ve laiklik adına eleştirmek ve hücum etmek ters tepen bir yoldu. Ama Erbakan hocaya karşı bir başka hoca çıkarmak belki daha uygundu.

Erbakan karşıtı iyi bir hocanın tavır koyması, RP'nin yükselişini kırabilecekti. Ama bu hoca kamuoyunca tanınan, samimi Müslüman olduğu bilinen, kimsenin itiraz edemeyeceği birisi olmalıydı. Aranan hoca, Fethullah Gülen'di. Fethullah Hoca'nın hem cemaati vardı, hem İslamcı çevrelerin saygı gösterdiği etkili bir isimdi.

Çiller Hükümeti Fethullah Gülen ve cemaatine yakınlaştı. Görüşmeler yapıldı, hocanın faaliyetlerine destek verildi. Fethullah Gülen ve cemaatine devlet tarafından gizli bir meşruiyet tanınmıştı.

Bu dönem Fethullah Gülen ve cemaatinin kamuoyuna açıktan kendini gösterdiği dönemin başlangıcı oldu. Özellikle 1994'te kurulan ‘Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’, hoşgörü adına çalışmalarla ön plana çıkmaya başladı. Zıt kutupları yakınlaştırmaya çalışan, dinin hoşgörülü yanını kitlelere gösteren bir Fethullah Hoca portresi çiziliyordu.

Fethullah Gülen devletin temsilcisi gibi, diğer dinin mensuplarıyla da görüşmelerde bulundu. Dinler arası hoşgörünün Türkiye misyonunu oluşturmaya başladı.

Başta DYP'liler olmak üzere, ANAP ve diğerleri de arkasında milyonların olduğunu duydukları Fethullah Hoca ile yakın temasa geçtiler. Mesut Yılmaz, Aydın Menderes ve Cem Boyner o dönemde hocayı ziyaret edenler arasındaydı.

DSP lideri Ecevit de Fethullah Hoca'ya sempatiyle bakıyordu. DSP'lilerden de cemaat desteği isteyen aracılar gelmeye başladı. Ecevit, RP'ye aşırı yüklenirken, Fethullah Gülen'i kolluyordu.

Fethullah Gülen: Tesettür teferruattır”

Fethullah Gülen bir hoşgörü abidesi haline gelmişti. Medyanın da ona yönelik sempatisi vardı. Kimi köşe yazarları, hocadan ve cemaatinden överek bahsetmeye başladılar.

Fethullah Gülen ve çevresi bu durumdan memnundu. Fethullah Hoca, RP dışında kalan partiler nezdinde eli öpülecek, kendisinden feyz alınacak bir şeyh haline gelmişti. Bu itibar, hocanın örgütlenmesini, okullarını artırmıştı. Cemaatiyle, okullarıyla, kolejleriyle, dershaneleriyle, gazetesiyle, dergileri, özel radyosu, yayınevleri, şirketleri ve vakıfları ile Fethullah Gülen adeta bir imparatorluk kurdu.

Devlet içinde itibarlı konuma gelen Fethullah Gülen, devletin karşı olduğu şeylere kendisinin de karşı olduğu yolunda sözler söylemeye ve devletin yanında olduğunu daha açık bir tavırla göstermeye başladı. Daha önce, “solcuların ve komünistlerin” kışkırttığını söylediği başörtü eylemlerine yönelik eleştirilerinde bir adım daha ileri gitti ve “Başörtüsü teferruattır” dedi. Ona göre başörtüsü o kadar önemli değildi. Önemli olan okullarda okumaktı, bu uğurda başörtülerini açmakta sakınca yoktur demeye getiriyordu. Onun bu sözü, İslami çevreleri bir kez daha ayağa kaldırırken, karşı tarafta “olumlu” karşılandı.

Hürriyet Gazetesi'ne Şubat ayında yaptığı bu açıklama Fethullah Gülen için bir dönüm noktası oldu. Etkin çevreler ve etkin kuruluşlar Gülen'e sempati ile bakmaya başladılar. Fethullah Gülen'in iftar sofralarında siyasetçiler, işadamları, Cem Karaca, Barış Manço, Müjdat Gezen gibi sanatçılar, Toktamış Ateş, Abdurrahman Dilipak gibi gazeteciler yer alıyordu.

12 Şubat 1995 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde “Hoca'ya çok kızdılar” haberi yer aldı. Bu habere göre, “Tarikat lideri Fethullah Gülen'in son söyleşilerinde dile getirdiği görüşler” İslamcı çevrelerin tepkisine neden olmuştu.

Bu arada Milli Gazete’nin dışında RP ve yakınlığı ile bilinen Cuma Dergisi, Gülen'i eleştirerek kapak yaptı.

Dergide Gülen'in “Tesettür teferruattır” sözünün, dindar çevrelerde meydana getirdiği üzüntü şöyle dile getirildi.

‘Başörtüsü teferruatsa bizi yıllardır sokaklara niçin döktüler?.. Niçin okulumuzdan olduk? Niye avukatlığı bıraktık? Yok şayet tesettür, Kur'an-ı Kerim'in bir emri ise bu halde insanların bu hareketlerine teferruat denilerek hafife alınmamalı.’

Dergide Enver Baytan soruları cevaplarken, tesettürün hafife alınamayacak bir farz olduğunu savundu, `Bu farzı ihmal edenler haramı işlemiş olurlar. Şayet hafife almaya kalkarlarsa haklarındaki hüküm küfürdür' dedi.

İstanbul ve Ankara RP’nin

Fethullah Gülen'in imparatorluk kurması, itibar ve saygınlık kazanması RP'deki yükselişi durdurmaya yetmedi.

Medya, seçim gününe kadar RP aleyhinde ne varsa yazıp çizdi. Açıktan açığa toplumu RP'ye oy vermemeye davet edenler vardı. İstanbul'da Zülfü Livaneli'nin birinci olacağı ilan edilerek, laik kesimin bu adaya kanalize olmasına çalışıldı. ANAP ve DYP seçmenine “Laik oyları bölmeyin, RP'li adayı aradan çıkarmayın” çağrıları yapıldı. Seçim olduğu gün bile, yasak olmasına rağmen birinci sayfalardan İstanbul ve Ankara'daki adayların ne kadar oy alacağına dair anketler yayınlandı.

Bu ortamda yapılan seçimden sonra saatler ilerledikçe RP'nin Türkiye genelinde birinci olduğu görüldü. İstanbul'da bir ara ANAP önde gitmesine rağmen, RP, ANAP'ı geçmişti. Bir kaç saat sonra da Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu tescil edildi.

İstanbul elden gitmişti. Umut Ankara'daydı. Ama saatler ilerledikçe orada da RP'nin kazandığı belli oldu. “Laikliğin kalesi Ankara” da düşmüştü.

Laikler, tam bir şok yaşıyordu. Uzun yıllar küçümsenen, ciddiye alınmayan Erbakan’ın partisi RP, 27 Mart 1994'te yapılan bu seçimde 5 büyükşehir, 28 il ve 92 ilçede belediye başkanlığı kazanmış, Türkiye genelinde yüzde 19 oy alarak, beldelerle birlikte 320 belediyeye sahip olmuştu.

Aralarında Beyoğlu, Sarıyer, Üsküdar gibi ilçelerin de olduğu 17 İstanbul ilçesi artık RP’lilerin yönetimindeydi. “Marjinal parti” veya “Varoş partisi” diye adlandırılan RP, bir kitle partisine dönüşmüş ve Türkiye'nin en büyük partisi olmuştu...

RP dışında kalan bütün çevreler korku ve panik içindeydi. Gazetelerde “RP Şoku”, “RP Depremi” manşetleri ve “Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak”, “Uyan uyan Gazi Kemal” “Şu Feleğin İşine Bak” yazıları yazıldı.

RP, başı açıkları zorla kapattıracak mı? Artık içki içilmeyecek mi? Şeriat kanunlarına göre mi yönetileceğiz? Belediye kadroları sarıklı cüppelilere mi bırakılacak gibi tartışmalar yaşandı. Kimileri Atatürk posterleriyle RP aleyhinde yürüyüşler düzenledi.

Toplum bir anda gerilmiş, tedirginlik hâkim olmuştu. RP'lilerin araba konvoylarıyla kızlı-erkekli ellerinde bayraklarla gece gündüz yaptıkları coşkulu kutlamalar, RP dışında kalanları dehşete düşürürken, Erbakan'ın “İstanbul asıl şimdi fethedildi” veya “Laikliğin kalesine İslam bayrağı sapladık”, “Çankaya'ya da cami yapacağız”, “Rektörler başörtülü kızlarımızın karşısında selama duracak” gibi sözleri basını çıldırtıyordu.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise danışman yaptığı kankası Cüneyt Arcayürek ile, “RP’yi nasıl durdururuz” planları yapıyordu. “Belediyelerde yüzlerini gözlerini bulaştırırlar, genel seçimde çakılırlar” umudundaydı her ikisi de.

Mili Görüş Tarihi: Refah Partisi Dönemi: 22

Fethullah Gülen sahaya iniyor

Erbakan Hoca’ya karşı Fethullah Hoca


© Milli Gazete