menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmanın Bedelini Unutan Ümmet!

21 0
10.08.2026

İman, insanın yalnızca neye inandığını değil, inandığı şey uğruna nelerden vazgeçebildiğini de gösterir.

Bu sebeple Kur’an’ın iman tasavvuru, hiçbir zaman yalnızca sözlü bir aidiyet üzerine kurulmamıştır. “İman ettik” demenin yeterli sayılmadığı, insanın söylediği sözün hakikatinin hayat içinde sınanacağı daha ilk dönemlerden itibaren açıkça bildirilmiştir.

Ankebût Suresi’nin ikinci ayetindeki soru bunun içindir: İnsanlar yalnızca “iman ettik” demeleriyle bırakılacaklarını mı zannetmektedirler?

Çünkü iman, insanın kalbinde taşıdığı soyut bir kanaat olmaktan çıktığı anda bir bedel üretmeye başlar.

Bazen o bedel maldır. Bazen makamdır. Bazen rahatlıktır. Bazen yalnız kalmayı göze almaktır. Bazen herkes susarken konuşmak, herkes yönünü değiştirirken yerinde durabilmektir. Bazen de hiçbir alkış görmeden yıllarca çalışmaya devam etmektir. (Örnekler çoğaltılabilir…)

İslam tarihinin başlangıcı bunun örnekleriyle doludur. İlk Müslümanların hayatını anlamlı kılan yalnızca doğru bir inanca ulaşmaları değildi; ulaştıkları hakikatin hayatlarından bir şey istemesine razı olmalarıydı. Bilâl’in kızgın taşların altında söylediği söz ile Mus‘ab b. Umeyr’in Mekke’nin rahat hayatını arkasında bırakması aynı hakikatin iki farklı görünümüydü. Hicret de sadece bir şehir değiştirme hadisesi değildi. İnsanların evlerini, ailelerini, düzenlerini, alışkanlıklarını ve güvenliklerini geride bırakıp inandıkları hakikat için yeni bir hayat kurmayı göze almalarıydı.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır:

İslam, acı çekmeyi kutsamaz. Bedel ödemek, insanın kendisini anlamsız biçimde tehlikeye atması değildir. Müslümanlık, ölümü aramaktan ziyade gerektiğinde rahatından vazgeçerek doğru olanı yaşatmaktır. İmanın bedeli bazen ölmekten çok daha uzun ve yorucu biçimde yaşamaktır: öğrenmek, üretmek, direnmek, örgütlenmek, infak etmek, adaleti savunmak, kurum inşa etmek, çocuk yetiştirmek, hafızayı korumak ve bütün bunları onlarca yıl sürdürebilmektir. (Örnekler çoğaltılabilir…)

Belki de çağımızın en büyük kırılmalarından biri tam burada başladı.

Bedeli olan bir iman anlayışından, konforu bozmayan bir Müslümanlık anlayışına geçildi.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında Müslüman toplulukların yaşadığı trajedilere baktığımızda, yalnızca zalimin ne kadar zalim olduğunu konuşmak yetmiyor. Gazze’ye bakıyoruz. Arakan’a bakıyoruz. Doğu Türkistan’a bakıyoruz. Bir yerde insanlar evlerinden sürülüyor, bir başka yerde kimlikleri ve inançları baskı altında tutuluyor, başka bir yerde çocukların hayatı savaşın ve kuşatmanın içinde tükeniyor.

Elbette bütün bunların birinci sorumlusu zulmü gerçekleştirenlerdir.

Hiçbir mağdurun uğradığı zulüm, ümmetin kusurları üzerinden açıklanamaz. Bir çocuk öldürüldüğünde mesele o çocuğun veya ailesinin “yeterince güçlü olamaması” değildir; mesele onu öldüren gücün işlediği haksızlıktır.

Fakat zalimin suçunu tespit etmek, geride kalanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Biz bütün bunlar olurken nasıl bir Müslümanlık inşa ettik?

Acıyı seyreden, birkaç görüntü paylaşıp öfkesini tüketen, sonra gündelik hayatına hiçbir şey olmamış gibi dönen bir Müslümanlık mı?

Gazze için ağlayıp ertesi gün hayatının hiçbir tercihinde Gazze’nin ağırlığını taşımayan bir Müslümanlık mı?

Arakan’ı birkaç haber başlığından bilen fakat on yıllardır süren zulmün tarihini öğrenmeye dahi ihtiyaç duymayan bir Müslümanlık mı?

Doğu Türkistan dediğinde duygulanan fakat ne Çin’in ekonomik gücünü, ne uluslararası sistemi, ne kendi........

© Milli Gazete