Haziranın içinde bir aşk, bir dua
Haziran, göğün yeryüzüne biraz daha yaklaştığı aydır. Güneş yalnızca taşları, yaprakları, teni ısıtmaz; insanın içindeki eski ve unutulmuş ateşi de uyandırır. Akşamlar uzar, gölgeler yumuşar, rüzgâr bile bir sevgilinin omzuna değen parmaklar gibi ince, sıcak ve mahrem dolaşır. Haziran, sadece mevsim değildir; insanın kalbinde açılan gizli bir kapıdır. O kapının ardında hem tutku vardır hem sükûnet, hem arzu vardır hem teslimiyet, hem bedenin sesi vardır hem ruhun duası.
Dünya şairleri Haziran’a dokunmayı bilir. Rilke, insanın yalnızlığını bir iç çiçek gibi büyütür; Neruda, aşkı denizin tuzu kadar derin, dudakların unutamayacağı kadar canlı söyler; Lorca, geceyi ayın yaraladığı bir güzelliğe çevirir; Whitman, insan bedenini yalnız etten ibaret görmez, onu evrenin yürüyen bir anlamı sayar. Goethe’de aşk, hem olgunluk hem özlem, hem bilgelik hem yanıştır. Emily Dickinson, bir çiçeğin içinde sonsuzluğu saklar. Dostoyevski ise insana şunu fısıldar: sevgi, sadece sevinç değil, aynı zamanda vicdanın en derin sınavıdır. Ve Nazım Hikmet gelir sonra; onun sesi, sevdayı hem yeryüzüne hem tarihe hem de geleceğe taşıyan büyük bir insanlık nefesidir. Nazım’da aşk, yalnız bir kadına yönelmiş bir bakış değil; dünyayı daha adil, daha güzel, daha yaşanır kılma arzusudur.
Haziran’ın felsefesi şudur: insan, sevdiği şey kadar insandır. Bir kalbe eğilen bakışta, bir omza değen sükûtta, bir gecenin ortasında fısıldanan isimsiz cümlede insan kendi sınırlarını aşar. Aşk, varlığın dar kabuğunu kıran bir iç kıyamettir; fakat bu kıyamet yıkmak için değil, yeniden doğurmak içindir. Tutku, yalnızca tenin kıpırtısı değil, ruhun da çağrılmasıdır. İki insanın birbirine yaklaşması, yalnız........
