Mekke Paktı: 21. yüzyılın yeni güç merkezi doğuyor
Dünya tarihindeki büyük ittifaklar çoğu zaman savaş başladıktan sonra değil, savaş ihtimali artık devletlerin tek başına taşıyamayacağı kadar ağırlaştığında ortaya çıktı. NATO'nun kuruluş mantığı buydu. Avrupa'nın güvenlik örgütlenmeleri, Varşova Paktı, CENTO ve daha sonra Körfez'deki güvenlik mekanizmaları da farklı şartlarda aynı temel soruya cevap aradı: Bir devlet kendi güvenliğini tek başına sağlayamadığında ne yapar? 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bana göre böyle tarihsel bir kırılmanın ürünüdür. Fakat bu anlaşmanın önemi yalnız üç ülkenin birbirine yardım etme taahhüdünden ibaret değildir. Doğru kurumsallaştırılır, genişletilir ve askerî kapasiteyle desteklenirse Mekke Paktı, 21. yüzyılın en önemli yeni stratejik güç merkezlerinden birine dönüşme potansiyeline sahiptir. İlk Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısının 31 Ağustos'ta İstanbul'da yapılması, Suudi Arabistan'da daimi sekretarya kurulmasının kararlaştırılması ve ortak savunma sanayii, teknoloji geliştirme ve üretim hedeflerinin resmen ilan edilmesi, bunun yalnızca diplomatik bir bildiri olarak bırakılmak istenmediğini gösteriyor.
MEKKE PAKTI'NIN GERÇEK GÜCÜ: ÜÇ ÜLKE DE BİRBİRİNDE OLMAYANA SAHİP
Mekke Paktı'nı olağanüstü önemli yapan ilk özellik, üç kurucu devletin birbirinin kopyası olmaması, aksine birbirlerini tamamlamalarıdır. Türkiye büyük ve tecrübeli bir orduya, NATO içerisinde onlarca yıllık harekât tecrübesine ve hızla büyüyen bağımsız bir savunma sanayiine sahip. İHA'lardan savaş gemilerine, elektronik harpten füzelere, radar sistemlerinden savaş uçaklarına kadar giderek genişleyen bir teknolojik ekosistem oluşturuyor. Pakistan ise büyük bir orduya sahip olmasının yanında nükleer silahlara sahip tek Müslüman devlet olarak stratejik caydırıcılığın tamamen başka bir katmanını temsil ediyor. Suudi Arabistan ise enerji kaynakları, finansal kapasitesi ve İslam dünyasındaki siyasi ağırlığıyla ittifakın ekonomik-stratejik ayağını oluşturuyor.
Bu üç unsur yan yana getirildiğinde ortaya yalnızca üç ordunun toplamından ibaret bir güç çıkmaz. Askerî teknoloji nükleer caydırıcılık enerji finans coğrafya aynı güvenlik mimarisinin parçaları haline gelir. Jeopolitikte asıl güç zaten budur. Çünkü kalıcı ittifaklar yalnız asker sayısıyla kurulmaz. O askerleri besleyecek ekonomi, mühimmat üretecek sanayi, harekâtı sürdürecek lojistik, düşmanı görecek istihbarat, deniz yollarını koruyacak donanma ve en son aşamada düşmanın saldırmaya cesaret edememesini sağlayacak stratejik caydırıcılık gerekir.
Mekke Paktı'nın coğrafyasına bakıldığında ise önemi daha da büyüyor. Türkiye; Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'nun kesişme noktasında. Suudi Arabistan; Kızıldeniz, Körfez ve dünya enerji sisteminin merkezinde. Pakistan ise Hint Okyanusu, Güney Asya, Çin ve Orta Asya'nın kapısında bulunuyor. Üç ülkeyi tek haritada birleştirdiğinizde Akdeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan muazzam bir jeostratejik yay ortaya çıkıyor. Bu yay enerji yollarının, dünya ticaretinin, kritik deniz geçişlerinin ve 21. yüzyılın büyük güç rekabetinin tam ortasından geçiyor.
NATO İLE BENZERLİK: CAYDIRICILIĞIN SIRRI SAVAŞMAK DEĞİL, SAVAŞTIRMAMAKTIR
Mekke Paktı'nın en önemli özelliği kolektif savunma mantığıdır. Reuters'ın anlaşmaya ilişkin haberine göre sistem NATO'nun 5. maddesinden esinleniyor ve üyelerden birine yönelik silahlı saldırının diğerlerine yönelik saldırı kabul edilmesi esasına dayanıyor.
NATO'nun 5. maddesinin temel mantığı da budur: Bir üyeye yapılan silahlı saldırı bütün üyelere yapılmış sayılır. NATO'nun kendi açıklamasında bu taahhüdün ittifakın caydırıcılık ve savunma sisteminin temelini oluşturduğu belirtiliyor.
Burada çoğu zaman gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek var. NATO'nun tarihsel başarısını yalnızca yaptığı savaşlarla ölçmek yanlıştır. NATO'nun asıl başarısı, kendisine karşı bazı savaşların hiç başlatılmamasını sağlamasıdır. Çünkü caydırıcılığın matematiği basittir: Saldırganın ödeyeceği bedeli kazanabileceği şeyden daha büyük hale getirirseniz saldırının ihtimalini azaltırsınız. İşte Mekke Paktı'nın da dünyaya verebileceği en önemli katkı budur. Bu yapı bir savaş ittifakı olarak değil, savaşı pahalılaştıran ve dolayısıyla savaşı önleyen bir barış için caydırıcılık mekanizması olarak kurulmalıdır.
Bu nedenle Mekke Paktı'nın yükselişini Batı karşıtı yeni bir blok şeklinde okumayı da doğru bulmuyorum. Türkiye zaten NATO üyesidir. Suudi Arabistan'ın ABD ve Batı dünyasıyla kapsamlı ilişkileri vardır. Pakistan'ın Çin'le çok güçlü stratejik ilişkileri bulunurken Batı'yla da tarihsel bağları mevcuttur. Dolayısıyla Mekke Paktı'nın gerçek gücü başka bir blokun karşısına dikilmesinde değil, hiçbir büyük gücün uydusu olmayan bağımsız bir denge merkezi oluşturabilmesinde........
