⊘ME - Beni Üretme
Son sekiz yılım dijital kültür, gençlik, sosyal medya ve son yıllarda yapay zekâ üzerine çalışmakla geçti. Böyle bir uğraş insana geleceği görme yeteneği vermiyor. Zaten gelecek hakkında fazla kesin konuşanlardan oldum olası kuşkulanırım. Fakat aynı şeylere uzun süre bakmanın küçük bir sonucu var: Bir zamanlar sıradan görünen bazı şeyler, anlamları değiştiği için, bir gün gözünüze tuhaf görünmeye başlıyor. Benim için son zamanlarda çocuk fotoğrafları böyle.
Eskiden bir çocuğun fotoğrafına baktığımda fotoğraf görürdüm. Aile albümünde duran, büyükanneye gönderilen, yıllar sonra bir çekmeceden çıkarılıp “Ne kadar küçücükmüşsün” denilen bir hatıra. Fotoğraf olmuş bir şeyi saklardı. Şimdi aynı görüntüye bakarken başka sorular geliyor aklıma: Nerede tutuluyor, kim indirebilir, kaç kere çoğaltılabilir ve daha önemlisi, o yüzle neler yapılabilir?
Fotoğraf değişmedi. Onunla kurduğumuz ilişki değişti. Bir zamanlar geçmişte kalmış bir ânın izi olan görüntü, bugün henüz gerçekleşmemiş görüntülerin hammaddesine dönüşebiliyor.
Bir çocuğun yüzünü hiç bulunmadığı bir yere taşıyabiliyor, söylemediği sözleri onun sesiyle söyletebiliyor, yaşamadığı bir hadiseyi yaşanmışlığın bütün işaretleriyle kurabiliyoruz. İftira, şantaj ve başkasının adına konuşmak yeni kötülükler sayılmaz. İnsan bunların hiçbirini bilgisayar çağında öğrenmedi. Yenilik başka yerde: İftira artık kendi delilini de üretebiliyor. Eskiden biri sizin hakkınızda yalan söylerdi. Şimdi yalan, yüzünüzü ve sesinizi alıp kendi başına dolaşıma çıkabiliyor.
On dört yaşındaki bir öğrencinin üretilmiş görüntüsünün okulda dolaştığını düşünelim. Birkaç gün sonra görüntünün sahte olduğu anlaşılsın. “Neyse ki gerçek değilmiş” denilecektir. Cümle teknik bakımdan doğrudur, insani bakımdan pek bir şey çözmez. Olay yaşanmamıştır fakat ertesi sabah okulun kapısından girecek çocuk gerçektir. Koridorda kimlerin görüntüyü gördüğünü düşünmesi, sınıfa girdiğinde arkadaşlarının yüzlerini yoklaması, telefonuna gelen bildirimin ne olduğunu merak ederken duyduğu sıkıntı gerçektir. Yaşanmamış bir olayın gerçek bir mağduru olmak artık mümkün.
Burada eskiden pek düşünmediğimiz başka bir mesele ortaya çıkıyor. Bir insanın itibarı artık yaptıkları kadar, hiç yapmadığı hâlde ona yaptırılabilen şeylerden de zarar görebilir. Kişi kendi geçmişinden sorumlu tutulmaya alışkındır; sentetik görüntü ise ona hiç yaşamamış olduğu bir geçmiş armağan edebilir. Üstelik görüntünün daha sonra yalanlanması ilk karşılaşmanın etkisini bütünüyle geri almıyor. İnsan zihni mahkeme tutanağı gibi çalışmıyor. Bir kere gördüğümüz şeyi, sahte olduğunu öğrendikten sonra zihnimizden dosya siler gibi çıkaramıyoruz.
Daha eski bir güvenimiz de aşınıyor. “Kendi gözümle gördüm” sözü yüzyıllar boyunca güçlüydü, çünkü görmekle bilmek arasında neredeyse kendiliğinden bir bağ kurduk. Fotoğraf ve ses kaydı bu bağı kuvvetlendirmişti. Şimdi görüntünün kendisi tanıklık etmekten çıkıp sorgulanması gereken şeye dönüşüyor. Yakında güç soru “Bu sahte mi?” olmayabilir. Gerçek olanın gerçekliğini nasıl göstereceğimizle de uğraşabiliriz.
Burada ortaya çıkan şeyi bir tür kanıt krizi olarak görmek mümkün. Her sahte görüntünün karşısına gerçek görüntüyü, her sahte sesin karşısına gerçek sesi koyduğumuzda........
