İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler nasıl meşhur oldu?
Son güncelleme: 28 Mart 2026 -
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler nasıl meşhur oldu?
Şule Yüksel Şenler uzun süre direndikten sonra Üzeyir ağabeyinin etkisiyle hidayete ermiş, farklı bir dünyanın içine girmişti. Artık bir şeyler yapma, gaflet içinde olan çevresindeki kadın ve kız kardeşlerine ulaşma, bir kişiye bile olsa hakikati anlatma derdine düşmüştü. Müslümanlıktan haberi olmayan insanların durumuna üzülüyordu.
Kendisi gerçeği bulmuş, hidayete ermişti ama asıl vazifesi yeni başlıyordu. Allah’tan, dinden bahsetmenin, hele örtünmenin bomba düşmüş etkisi yaptığı, insanları hayretler içinde bıraktığı bir dönemde yaşıyorlardı ve binlerce, yüzbinlerce kadın, erkek boşluğun içinde kaybolup gidiyordu. Onlara benliğini, özünü hatırlatmak, yolunu şaşırmışlara el uzatmak, yön göstermek gerekiyordu.
Şule bu duygular içinde coşuyordu âdeta. Bir kişinin kurtuluşu, dünyanın kurtuluşu gibiydi. Bir damla su nasıl hayat kurtarabiliyorsa, birkaç kelime söz veya yazı insanların çölleşmiş yüreğinde fidan açabilirdi.
İsmail Fatih Ceylan yazdı: Şule Yüksel Şenler’in kaçak günleri
Yazıları da artık bu yolda istikamet bulmuştu. Ülkenin bütün kadınlarına ulaşmak, hitap etmek isteyen bir enerjiye sahipti. İslâm Kadınına Hitap başlığını vererek yazdığı yazı Şule’nin duygularına tercüman bir yazıydı.
Ağabeyi Üzeyir, Şule’nin o yazısını gördü ve okumaya başladı.
“Selâhatli yazarlarımız şimdiye kadar defalarca İslam’da kadının yerini, haklarını ve Cenab-ı Hakk’ın kadınların örtünmesine dair emirlerine itaat edilmesini icap ettiğini gazete sütunlarında ele aldılar. Hakk için, Rıza-i İlahi için yazdılar, kalem oynattılar. Bunca yazılan yazıların, bildirilen hakikatlerin bütün cemiyeti tesiri altına alan müspet bir netice vermediğini ve ahlaki sükûtumuzun her gün biraz daha ilerlediğini görerek üzülmekteyiz. Müslüman Türk kadınını bu derece vurdum duymaz, kendisini yaratan Hâlık’ın emirlerine bu derece bigâne hale düşüren sebepler üzerine düşünüp onları teşhis ettikten sonra, onu dünyanın dört bucağına ahlâk ve fazilet sembolü olarak ün salmış olan eski benliğimize yeniden hangi yollarla kavuşturabileceğimizi düşünerek, bu yolda çareler arayıp bulmak boynumuza borç olmakta devam etmektedir! googletag.cmd.push(function() { googletag.display('inline_ad'); }); Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in ‘Bildiğini söylemeyen, dilsiz şeytandır. Hakk’tan bildiğini söylemeyene kıyamette ateşten gem vurulur’ mealindeki hadislerine uyarak hakikatleri Hakk namına dile getirmek dini ve vicdani vazifelerimizdendir. Bir zamanların konuşurken yüzünde her an renk dalgası değişen haya, namus, iffet ve seciye timsali olan Müslüman Türk kızları ve analarının bugün sokak ve caddeler dolusu yollara dökülmüş vasıtalarla itilip kakılan, erkekler arasında ezilip sıkıştırılan, giyimiyle matmazel ve madamları gölgede bırakan, konuşurken hal ve hareketleriyle, serbestlik ve fütursuzluğuyla erkekleri dahi hayrete düşüren, daha saymakla bitiremeyeceğimiz ve saymaktan hicap duyacağımız bir sürü kepazeliğine göz yumup elimiz kolumuz bağlı nasıl oturabiliriz? Dinlerin en yücesi ve mütekâmili olan İslâm Dini’nin kadınlara vermiş olduğu değer ve ehemmiyeti İslâmiyetin zuhurundan evvelki diğer dinlerde aramak beyhudedir. Kadın, mümtaz vasfını ‘İslâm kadını’ olmakla kazanmış; İslamiyetteki mümtaz mevkiine de ancak bu suretle ulaşabilmiştir. Onun ulaştığı bu mevkiide şerefine, haysiyetine, namus ve faziletine lâyık bir şekilde bulunup yine aynı emsalsiz vasıflarını muhafaza edebilmesi için yegâne çare İslamiyetin çizdiği sınırları aşmamasıdır. Zamanımızda İslam prensiplerine uymak zor, hatta bazılarına imkânsız görünmektedir. Halbuki, mahlukâtın en yükseği ve şereflisi olan insan, diğer mahkûkâttan kendisini ayıran ve kendisine verilen nimetlerin en büyüğü olan akıl ve mantığını işletebildiği takdirde, zahiren zor, hatta imkansız gibi görünen bu işte büyük bir kolaylık, doyulmaz bir lezzet ve yüksek bir manevi huzur olduğunu idrakte gecikmeyecektir.”
“Selâhatli yazarlarımız şimdiye kadar defalarca İslam’da kadının yerini, haklarını ve Cenab-ı Hakk’ın kadınların örtünmesine dair emirlerine itaat edilmesini icap ettiğini gazete sütunlarında ele aldılar. Hakk için, Rıza-i İlahi için yazdılar, kalem oynattılar. Bunca yazılan yazıların, bildirilen hakikatlerin bütün cemiyeti tesiri altına alan müspet bir netice vermediğini ve ahlaki sükûtumuzun her gün biraz daha ilerlediğini görerek üzülmekteyiz.
Müslüman Türk kadınını bu derece vurdum duymaz, kendisini yaratan Hâlık’ın emirlerine bu derece bigâne hale düşüren sebepler üzerine düşünüp onları teşhis ettikten sonra, onu dünyanın dört bucağına ahlâk ve fazilet sembolü olarak ün salmış olan eski benliğimize yeniden hangi yollarla kavuşturabileceğimizi düşünerek, bu yolda çareler arayıp bulmak boynumuza borç olmakta devam etmektedir!
Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in ‘Bildiğini söylemeyen, dilsiz şeytandır. Hakk’tan bildiğini söylemeyene kıyamette ateşten gem vurulur’ mealindeki hadislerine uyarak hakikatleri Hakk namına dile getirmek dini ve vicdani vazifelerimizdendir.
Bir zamanların konuşurken yüzünde her an renk dalgası değişen haya, namus, iffet ve seciye timsali olan Müslüman Türk kızları ve analarının bugün sokak ve caddeler dolusu yollara dökülmüş vasıtalarla itilip kakılan, erkekler arasında ezilip sıkıştırılan, giyimiyle matmazel ve madamları gölgede bırakan, konuşurken hal ve hareketleriyle, serbestlik ve fütursuzluğuyla erkekleri dahi hayrete düşüren, daha saymakla bitiremeyeceğimiz ve saymaktan hicap duyacağımız bir sürü kepazeliğine göz yumup elimiz kolumuz bağlı nasıl oturabiliriz?
Dinlerin en yücesi ve mütekâmili olan İslâm Dini’nin kadınlara vermiş olduğu değer ve ehemmiyeti İslâmiyetin zuhurundan evvelki diğer dinlerde aramak beyhudedir. Kadın, mümtaz vasfını ‘İslâm kadını’ olmakla kazanmış; İslamiyetteki mümtaz mevkiine de ancak bu suretle ulaşabilmiştir.
Onun ulaştığı bu mevkiide şerefine, haysiyetine, namus ve faziletine lâyık bir şekilde bulunup yine aynı emsalsiz vasıflarını muhafaza edebilmesi için yegâne çare İslamiyetin çizdiği sınırları aşmamasıdır. Zamanımızda İslam prensiplerine uymak zor, hatta bazılarına imkânsız görünmektedir.
Halbuki, mahlukâtın en yükseği ve şereflisi olan insan, diğer mahkûkâttan kendisini ayıran ve kendisine verilen nimetlerin en büyüğü olan akıl ve mantığını işletebildiği takdirde, zahiren zor, hatta imkansız gibi görünen bu işte büyük bir kolaylık, doyulmaz bir lezzet ve yüksek bir manevi huzur olduğunu idrakte gecikmeyecektir.”
Bu minvalde devam eden yazıyı çok beğenen ağabeyi Üzeyir Şenler, “Bu yazı mutlaka yayınlanmalı!” diyordu. Yazıyı alıp cebine koydu.
İlk fırsatta Yeni İstiklal gazetesinin sahibi Mehmet Şevket Eygi’nin yanına uğradı. Mehmet Şevket Eygi, yanına zaman zaman gelen Üzeyir’den, kardeşi Şule’nin hidayete erişini, şiirler, yazılar yazdığını biliyordu.
Haftalık gazetenin yeni sayısı hazırlanmış, bir tek ilk sayfadaki Mehmet Şevket Eygi’nin başyazısı kalmıştı. Fakat onun da yorgunluktan yazı yazacak hali yoktu. Üzeyir’in getirdiği yazıyı okuyunca hoşuna gitti. Başyazı yerine Şule’nin yazısını birinci sayfadan verdi.
O anda hiç kimse farkında değildi ama bu yazının o şekilde yayınlanması Şule’nin hayatını değiştirecekti.
Mehmet Şevket Eygi yazıyı yayınlayınca
Yeni İstiklal gazetesinin yeni sayısı çıkınca âdeta yer yerinden oynadı. İlk sayfada yer alan Şule Yüksel Şenler imzalı yazı büyük yankılar uyandırdı. Mütedeyyin çevre, “Kim bu cesur kadın?” diye merak ediyordu. Erkeklerin bile cesaret edemediği bu dönemde bir kadın neler yazmıştı öyle? Tebrik ve dua edenler duygularını gazeteye bildiriyordu.
Fakat yazı aynı zamanda büyük tepki çekmişti. Kadınlar Birliği Derneği başta olmak üzere, sol kesim büyük bir öfkeyle bu yazıyı eleştiriyor, yazı hakkında yazara ve gazeteye dava açılıyordu.
Yazısının Yeni İstiklal’in ilk sayfasında yer alacağını tahmin etmeyen Şule, gazetenin ön yüzünde yazısını görünce şaşırmıştı. Hiç beklemediği bir şeydi. Çok ses getirmesine ise daha çok şaşırdı.
Mehmet Şevket Eygi, yorgunluktan başyazı yazamadığı için Şule’nin İslâm Kadınına Hitap yazısını ön sayfaya koymakla on ikiden vurmuştu.
Kadınlar Birliği tarafından, “Kadınlara sataşılıyor” iddiasıyla, laikliğe aykırılıktan 163. maddeden açılan dava Şule Yüksel Şenler ismini bütün Türkiye’ye duyuran dava oldu. Diğer gazetelerin de gündemindeydi. Kendi görüşlerine göre değerlendiriyorlardı.
Hiçbiri Şule’nin tahmin edebileceği gelişmeler değildi. Yazısının gazetenin ilk sayfasında manşet gibi yer alması, hakkında dava açılması, diğer gazetelerin bahsedişi, büyük bir kesim tarafından sahiplenilmesi, kendisine laiklik adına hücum edilmesi Şule için baş döndürücü gelişmelerdi.
Mehmet Şevket Eygi, davalara alışık olduğu için yaşananları normal buluyordu. Ona göre bu dava, Türk basınına bir yazar kazandırmıştı. Dindarlar, kadınlar ilk yazısıyla gündeme gelen Şule Yüksel Şenler’i kabullenmiş, bağrına basmıştı. Şule ise hakkında açılan davadan korkmuyordu, dâvâsı uğruna hapse girmeyi göze almıştı.
Şule Yüksel Şenler’in yazısının tesirini ve açılan davayla birlikte ona yönelik büyük ilgiyi gören Mehmet Şevki Eygi, Şule’den yazılarına devam etmesini istedi. Diğer gazetesi Babıali’de Sabah gazetesinde Kadın Köşesi’ni hazırlamasını teklif etti.
Atatürk ilkelerine ve laikliğe aykırılık iddiasıyla Şule hakkında suç duyurusunda bulunan Türk Kadınlar Birliği, bütün gazetelerde yer alan bir bildiri yayınlamıştı. Türk Kadınlar Birliği’nin yayın organı olan Kadın dergisi, Şule’nin ilk Şule Yüksel Şenler adıyla yazılarına başladığı dergiydi.
Kardeşi Gonca ile dönüşümlü yaptıkları yazarlık sürecinde derginin sahibi İffet Halim Oruz’la özellikle son dönemlerde fikri anlaşmazlık yaşamışlardı. Şimdi eski yazarları hakkında Türk Kadınlar Birliği suç duyurusunda bulunuyorlardı.
Şule bildiriye Yeni İstiklal gazetesinde uzunca bir cevap verdi.
“’Namuslu aile kızlarının çeşitli tuzaklarla kötü yollara düşürülüşü, artist olma vaadiyle körpecik genç kızların beyaz kadın tacirlerince randevu evlerine satılışı, ahlâk zabıtası tarafından fuhuş yuvalarına yapılan baskınlarda suçüstü yakalanarak vesikalanmak üzere zührevi hastalıklara sevk edilen orta, lise ve üniversite öğrencisi genç kızlar ve namuslu aile kadınları olarak bilinen genç kadınların ‘Ben mahvoldum!’ feryatlarıyla yüzlerini gazete objektiflerinden gizlemeye çalışan utanç tablosu fotoğrafları, baştan çıkarılan kocalar..’ gibi haberler gazetelerde yer alıyor. Bütün bu gayri ahlâki ve bir o kadar iğrenç olaylarda Türk kadınına sataşılmış olmuyor, Türk Kadınlar Birliği’ne göre, yalnızca hanımlarımıza mazbut bir giyim, ahlâk ve yaşantı tavsiye edildiğinde Türk kadınlarına sataşılmış oluyor, öyle mi?”
“’Namuslu aile kızlarının çeşitli tuzaklarla kötü yollara düşürülüşü, artist olma vaadiyle körpecik genç kızların beyaz kadın tacirlerince randevu evlerine satılışı, ahlâk zabıtası tarafından fuhuş yuvalarına yapılan baskınlarda suçüstü yakalanarak vesikalanmak üzere zührevi hastalıklara sevk edilen orta, lise ve üniversite öğrencisi genç kızlar ve namuslu aile kadınları olarak bilinen genç kadınların ‘Ben mahvoldum!’ feryatlarıyla yüzlerini gazete objektiflerinden gizlemeye çalışan utanç tablosu fotoğrafları, baştan çıkarılan kocalar..’ gibi haberler gazetelerde yer alıyor.
Bütün bu gayri ahlâki ve bir o kadar iğrenç olaylarda Türk kadınına sataşılmış olmuyor, Türk Kadınlar Birliği’ne göre, yalnızca hanımlarımıza mazbut bir giyim, ahlâk ve yaşantı tavsiye edildiğinde Türk kadınlarına sataşılmış oluyor, öyle mi?”
Halk bu cevaba telgraf ve mektuplarla destek oluyor, Şule Yüksel Şenler’in ardında olduğunu belirtiyordu.
Şule Yüksel Şenler hakim karşısında
Şule hapse girmeyi göze alacak kadar cesurdu ama hayatında mahkeme nedir bilmediği için hakim karşısına çıkmaktan korkuyordu. Mahkemelerin olduğu yerlerden kıyıdan köşeden kaçarak geçmişti. Adliye adı bile ürküntü veriyordu. Ailesi de mahkemeden davadan korkan........
