İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün
Son güncelleme: 9 Ağustos 2026 -
İsmail Fatih Ceylan yazdı | Çevresini ışığa boğan alev: Sedat Yenigün
Tercih edilen kaynak olarak ekle
Sedat Yenigün, 1939 Erzincan depreminde günlerce toprağın altında kalmış Hamdi Yenigün’ün beş çocuğundan biri olarak Erzincan’ın Gülâbibey mahallesinde bahçeli bir evde dünyaya geldi.
Bahçeleri havuzluydu. Hem akraba hem yakın arkadaşları Rıfkı Kaymaz, Sami Şener ve Ömer Küçükağa ile havuzda yüzerler, daha sonra kenarında sohbet ederlerdi. Bazen, bahçenin çimento şeritten yapılan küçük yolunda koşuşarak birbirini iterler, kovalamaca oynarlardı.
İlkokulda okurlarken Ömer Küçükağa’nın evinin bodrumunda ailelerin de izniyle “Kültür Yuvası” diye bir yer açtılar. Kültür Yuvası’na bir kütüphane kurmak istiyorlardı. Ancak bir raf dolusu kitapları vardı. Hiç olmazsa bir iki rafı daha doldurmak için kenger sakızı satmaya başladılar. Kenger otunun kökünden elde edilen sakız satışından üç beş kuruş kazandılar. Sonra bir kilo nane şekeri alıp, minik poşetlerle “Baş ağrısına, diş ağrısına, karın ağrısına, mide bulantısına nane şekeri” diye bağırarak Erzincan’ın üç bölgesinde sattılar. Kazandıkları parayla Erzincan’daki ‘İslâm Kitabevi’nden kitap aldılar. Kitaplık biraz daha zenginleşti. Gelenlere kitap veriyorlardı okusunlar diye.
İki yıl kadar babasının manifatura mağazasında çalışan Sedat ilkokulu bitirdiğinde, babası beş evlâdının okumasını kolaylaştırmak için ailesini 1962 yılında İstanbul’a taşıdı. Fatih semtinin Hırka-ı Şerif Camii’ne yakın Balipaşa caddesinde bir ev kiraladılar.
Okullar açıldığında Sedat Ahmet Rasim orta okuluna başladı. Bir gün, sınıf olarak götürüldükleri sinemada izledikleri Vurun Kahpeye filmi onu çok etkiledi. Sinema çıkışında bütün din adamlarına kin ve nefret duyuyordu. Çünkü Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarlanan filmde din adamları kazma dişli, sarıklı, cüppeli, göbekli ve Yunanlılarla iş birliği yapan tiplerdi. O yıllarda Vurun Kahpeye romanı okullarda bilhassa okutulması zorunlu gibiydi ve öğrenciler topluca filmin izlenmesi için sinemalara götürülüyordu.
Fakat Sedat’ın din adamlarına kin ve nefreti uzun sürmedi. Çünkü hem ailesi hem çevresindekiler din adamlarının o filmdeki gibi olmadıklarını söylüyorlardı. Aksine, kurtuluş savaşını asıl hocaların başlattığı anlatılıyordu.
Sedat, Ahmet Rasim ortaokulu ikinci sınıfta iken “Ben okumayacağım” diyerek ailesinin bütün ısrarlarına rağmen okulu bıraktı. Fatih Fevzipaşa Caddesi ile Akşemseddin Caddesi’nin kesiştiği köşedeki ekmek büfesinde çalışmaya başladı. Ancak okul arkadaşlarının her gün büfenin önünden geçmelerinden etkilenerek, ertesi yıl tekrar okula döndü. Okula ara verdiği bir yıl, onda okumaya karşı aşırı bir istek oluşturdu. Vefa Lisesi’ne girdiğinde, başarılı bir öğrenciydi.
Lise çağı, Sedat Yenigün’de fikrî gelişmelerin olduğu ve daha sonra meslek olarak seçeceği Edebiyat dalına karşı büyük bir alâkanın başladığı yıllardı. Şiire, güzel konuşmaya ve edebî tasvire yakınlığı, kendisini daha o çağlarda dinlenilen bir kişi hâline getirmişti. Lise’nin bilgi yarışma ekibine girmiş ve ekibin sözcüsü olmuştu. Günün gazeteleri içinde Yeni İstanbul, Yeni İstiklâl gibi gazeteleri takip ediyordu. Vefa Lisesi’nde iken çeşitli gazetelerin okuyucu sütunlarına yazı göndermeye başladı.
Bu dönemde evinin karşısına rastlayan küçük camiinin imamı Mahmut Kaya Sedat’ı çok etkiledi. Derin İslâmî bilgisi olan Mahmut Kaya, bu görüşmeler sonrasında Sedat üzerinde ciddi denilebilecek tesir sahibi olmuştu.
Vefa Lisesi’nin son sınıfında iken Fatih Kıztaşı semtinde iki katlı müstakil bir binada bulunan bir dernekte cumartesi akşamları genel dinleyici kitlesine hazırladığı kitap özetlerini anlatıyordu. Aynı yıl Vefa Lisesi Talebe Temsilcisi olarak, çıkaracakları okul gazetesine yardım talebiyle MTTB’ye gitti ve MTTB’nin faaliyetlerine katılmaya başladı. 1969’da kurulan Orta Öğrenim Komitesi’nin başkanı Mustafa Bilgi’nin yardımcısı oldu.
Mustafa Bilgi, bazı geceler MTTB binasının zemin katında bir odada kalıyordu. 21 Eylül 1969 gecesi 00.45’te odasına bomba atılınca arka arkaya patlamalar yaşandı. Mustafa Bilgi alevler arasından “Allah, Allah” diyerek çıksa da kurtarılamadı, 19 yaşında şehit oldu. MTTB’nin ilk şehitlerinden olan Mustafa Bilgi’nin bombayla katledilmesi muhafazakâr camiayı büyük üzüntüye boğdu. Sedat Yenigün MTTB bünyesinde yayınlanan Milli Gençlik dergisinin 1969 yılı özel sayısında arkadaşı Mustafa Bilgi hakkında altı sayfa tutan bir yazı yazdı. (Şehid Mustafa Bilgi’nin Hayat Hikâyesi, Milli Gençlik Özel Sayı, Kasım 1969, S:6-11)
Daha sonraları arkadaşlarıyla Mustafa Bilgi’nin Bolu’nun Göynük İlçesi Ekinciler Köyü’ne giderek ailesini ziyaret etti. Aile İstanbul’a gelince onlarla ilgilendi.
Bilgi’nin şehadetinden sonra, Sedat Yenigün’ün başkanlığında faaliyetler devam etti. Faaliyetlere katılan liseli gençler, her hafta bir kişinin hazırladığı kitap özetini dinliyor ve sonra konuyu tartışıyorlardı.
Cemil Meriç: “Asr-ı saadette yaşasaydı sahabe olurdu”
Sedat Yenigün’ün MTTB’de açılmasına katkıda bulunduğu Kitap Kulübü, o dönem için MTTB ile ilgisi olan gençlerin en fazla ilgisini çeken ve fikrî alışverişi canlandıran bir birim olmuştu. Ancak MTTB’nin o dönemdeki üst yönetimi, Türkiye’de yeni yeni başlayan İslâmî bilinçlenme düzeyine ayak uydurmak konusunda çok başarılı değildi. Böyle olunca bazıları daha aktif gördükleri Mücadele Birliği saflarına katıldı. Sedat Yenigün ise tercihini MTTB’de kalmaktan yana yaptı.
Üniversite sınavlarında yüksek bir puan alınca, “Ben edebiyat fakültesine gidip lise hocası olmak ve Müslüman bir gençliğin yetişmesi için çalışacağım” diyordu. Edebiyatı, davalarına hizmette bir vasıta olarak görüyordu.
1970 yılında İÜ Edebiyat Fakültesi’ne girdiği zaman, MTTB Kültür Müdürlüğü’nü ve Basın Yayın Müdürlüğü üstlendi. Aynı zamanda Orta Öğrenim Komitesi’nin liselere dönük faaliyetleriyle yakından ilgilenmeye çalıştı.
Edebiyat Fakültesi’ne giren Sedat, Yunus Emre, Şeyh Gâlip, Fuzulî, Sinan Paşa, Mevlâna, Mehmed Âkif, Yahya Kemâl gibi isimleri ağzından düşürmüyor, konuşmalarına onlardan bir söz, bir beyit katıyordu. Ord. Prof. Ali Nihat Tarlan, Prof. Ömer Faruk Akün bilgi ve kültürlerine hayran olduğu hocalarının başında gelmekteydi.
Hisar dergisinde “Fildişi Kule”den başlıklı yazılarıyla Cemil Meriç’e karşı büyük bir alâka duymuştu. Hatta bir süre, sadece Cemil Meriç için o dergiyi almıştı. Onun üslubuna, bilgisine, Batı’yı çok iyi bilip Batı’ya karşı olmasına hayrandı. Tanıştıktan sonra sıkça yanına gidiyor, asistanı gibi ona kitaplar okuyordu. Cemil Meriç, Türkiye’deki İslâmî cemaatleri onunla tanımıştı. Sedat Yenigün herkese, Cemil Meriç’in İslâm ile yeni yeni haşır neşir olduğunu belirtiyor ve onun tefekkür gücünün büyüklüğünü sık sık dile getiriyordu. Daha sonra İslâmî camiadan ve başka cemaat mensuplarından pek çok kişi Cemil Meriç’e gidip kitap okuyacak, sohbetlerini dinleyecekti.
Cemil Meriç de Sedat Yenigün’e hayrandı. Onun ateşin hali, bilgisi, heyecanı, tevazû ve edebi etkilemişti. “Zulmün kılıcını kanının ateşinde eritecek kadar coşkun bir gönül. İsa Peygamber zamanında yaşasa bir havari olurdu. Asr-ı Saadet’te bir sahabe” diyordu Sedat Yenigün için.
Çevresini ışığa boğan aleve benzetiyordu.
Bütün Müslümanların birlik olması derdi
Sedat Yenigün herkesle rahat konuşabilen, farklı düşüncede olanlarla görüşmekten çekinmeyen, gönlü herkese açık, vefalı bir yapıya sahipti. Bütün İslâmî gruplarla görüşmenin, birlik oluşturmanın faydalı olacağına inanıyordu. İskenderpaşa, İsmailağa, Erenköy cemaati mensuplarıyla sohbet ettiği gibi, Hekimoğlu İsmail gibi Nurcu bilinen yazarla da fikir alışverişinde bulunuyordu.
Dayısının oğlu Sami Şener ile Nişanca’daki Risale-i Nur medresesine gidip sohbetlerini dinlemişti. Hatta arkadaşı ve akrabası Ömer Küçükağa’nın Risale-i Nur talebesi olan babası için Ömer ile birlikte Nurcuların o yıllardaki merkezi Süleymaniye Kirazlı Mescit sokağı 46 numaralı eve gitmişlerdi. Nurcuların önde gelen isimlerin de olduğu bu yerde Risale-i Nur’dan ders dinlemişler, sorular sormuşlardı.
Sedat Yenigün Edebiyat fakültesinin ilk sınıfında iken, ikinci sınıftan Ayşe adında bir kıza gönlünü kaptırdı. Aslında yaşları aynıydı ama Sedat, ortaokulda bir yıl kaybettiği için bir sınıf geride kalmıştı. Onunla evlenmeyi düşünüyordu. Mustafa Miyasoğlu, Recep Duymaz gibi arkadaşları kızın sınıfındaydılar. Onlardan kızla tanıştırmalarını istedi. Recep Duymaz, onun isteğini kıza iletti. İlk başlarda kabul etmeyen Ayşe Hanım, “Sizler de yanımda olursanız görüşürüm” dedi.
Üniversite eğitimi görürken, MTTB’yi bir imkân olarak daha iyi ve faydalı bir şekilde kullanma isteği, onu 1973-74 yıllarında MTTB adına bir dergi çıkartmaya sevk etti. Dergi 1970 öncesi Birlik adına çıkan aylık derginin adını taşıyordu: Millî Gençlik. Zaman zaman yayınlanan dergi düzenli çıkmaya başladı.
Dergide Beşir Eryarsoy, Âdil Doğru, Ali Bulaç, Selahaddin Eş, Şehmuz Durgun, Ömer Özbay, Yaşar Karayel gibi isimlerin yazıları yayınlandı. Seyyid Kutub, Malik Bin Nebi, Muhammed Hamidullah, Mevdudi gibi yazarlar Millî Gençlik’le muhafazakâr kesimin gündemine daha fazla sokuldu. Sedat Yenigün ise, kültür, sanat ve aktüalite ile ilgili değerlendirmelerini Mehmet Mengüç müstearıyla yazıyordu.
Millî Gençlik, çıkmaya başladıktan bir dönem sonra, 1969’da birkaç sayı çıkmış olan Çatı dergisi 1974’te tekrar yayınlanmaya başlayınca Sedat Yenigün Çatı ile ilgilenmeye ve orada yazmaya başladı.
Bir müddet MTTB Basın Yayın Müdürlüğünde vazife gördükten sonra, MTTB Genel Yönetim Kurulu Üyeliğine getirilmişti. Hayatı teşkilâtlarda sabahlamalar, kamplardaki hasırların üstü, üzüm-ekmekler, sabahlara kadar süren toplantılar, sert münakaşalar, tatlı tebessümlerle geçiyordu. Kendisini özellikle gençlere adamıştı.
Üniversiteyi bitirdikten sonra Fatih’teki Darüşsafaka Lisesi’nde Hitabet hocalığı yapmaya başladı. Burada, talebelerin büyük takdirine mazhar oldu. Hatta bir grup talebe “Sedat Hoca”nın etrafını aldı ve ondan faydalanan bir halka oluştu. Okul sol görüşlü idarecilerin elinde olduğundan, Sedat Hoca’ya daha sonra ders verilmedi. Bu görevin arkasından 1975 yılında Zeytinburnu İhsan Mermerci Lisesi Edebiyat öğretmenliğine getirildi.
Aynı yıl Ayşe Hanım ile evlendi. Evlendikten sonra da, evi ihmal edecek kadar yoğun faaliyetler içinde olmaya devam etti.
Bir yandan öğretmenlik yapıyor, MTTB ile ilgileniyor, yurtlara ve derneklere giderek öğrencilere, gençlere konferans veriyor, Çatı ve başka dergilere yazılar yazıyordu. 1976’da kısa dönemli askerlik yaptıktan sonra faaliyetlerine kaldığı yerden devam etti.
Evinin lükslüğünden mahcup olurdu
Sedat Yenigün sevilen, sayılan bir insandı. Okulda da kendisini sevdirmişti. Öğrencilerine bir ideal aşılıyor, bir istikamet gösteriyordu. Sınıfta, koridorda, bahçede hep anlatıyor, anlatıyordu. O, her zamanki coşkusuyla ders anlatırken bir başka olurdu. Çok zarif bir insandı. Herkesin derdine koşuyordu. Talebelerinin eğitimiyle ve gelecekleriyle ilgilenirdi. Necip Fazıl Kısakürek’in, Cemil Meriç’in, Mehmed Zahid Kotku’nun düşünce yapılarını alan ve onların birleşimini yaşayan biriydi.
Balipaşa caddesindeki evi, çoğu arkadaşının evine göre lüks sayılacak durumdaydı. Çünkü, Adanalı bir zengin olan kayınpederi, “Kızımın evini ben istediğim gibi donatırım…” diyen bir babaydı. Mobilyalar, yemek masası, yerdeki mefruşat, sadece evine gelenlerin dikkatini çekmezdi, bizzat Sedat Yenigün’ün kendisi de bu durumdan mahcup olurdu. Evine davet ettiği dostlarına ve gençlere, “Buyurun kardeşim, buyurun, Sedat Yenigün’ün günah galerisine buyurun…” der ve başkasına söyleyecek söz bırakmazdı. Bu durumdan eşi Ayşe Hanım da rahatsızlığını yakınlarına belirtiyordu. Ama, zengin babanın bir gönül........
